MuRaT 的个人资料MadMaXTR MuЯaT TЯ照片日志列表更多 工具 帮助
11月25日

ALLAH'A TESLİM OLABİLMEK

İyiliğin gelmesini, kötülüğün gitmesini isteme..

Eğer kısmetinde sana gelecek bir nimet varsa, istesen de gelir, istemesende….
Bela da aynı…
Eğer sana gelecek bir bela varsa, kaçsan da gelir, dursan da… İstersen o belanın kalkması için duaya sarıl..
İstersen sabret.
İstersen Allah için kendini bir yere attır; elbette gelecek olan gelir…

Sana lazım olan bunların hepsinde Hakka teslim olmaktır. Hepsini ona teslim et. Eğer nimet gelirse şükretmeğe başla!.. Bela da gelirse sabretmeğe çalış. Belayı hoş gör…

Onu da bir nevi nimet bil.
Gizlemeğe çalış!
Gücün yettiği kadar gidermeğe gayret et. Hele onu her yerde anlatmaktan sakın. Allah’ın sana verdiği manevi halin kuvveti ile ve gittiğin yolun icabı olarak bunları yapmak mecburiyetindesin.

Öyle bir yoldasın ki, Hak’ka taatla ve her şeyi hoş görmekle emrolunmuşsun. Ancak böyle refik-i Ala’ya çıkabilirsin. Bu hale gelince senden evvelkilerin yerine makamına varırsın.

Senden evvel padişaha gidenleri ve yaklaşanları orada bulursun. Onun yanında her iyilik yolunu, rahatı, kerameti ve nimeti görürsün; kavuşursun.

Belayı bırak gelsin, seni ziyaret etsin… Yolunu aç. Kapama. Önünde durma. Sana gelmesinden ve seni yoklamasından korkma. Nasıl olsa, onun ateşi cehennemin ateşinden daha şiddetli değildir.

Yaratılmışın hayırlısı, yerin yüklendiği, semanın gölgelendirdiği, varlığın gözdesi Efendimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.) den şöyle bir Hadis,i şerif rivayet edilmiştir.

- “ Kıyamet günü cehennemin üzerinden geçildiği zaman, cehennem bağıracak, çabuk geç! Ey mümin nurun alevimi söndürdü.”

O cehennemin ateşini söndüren nur, ancak dünyada kazandığın ve beraber götürdüğün iman nurudur. O nur, hem isyan eden, hem de itaat edende vardır. Ama isyan eden ondan faydalanamaz…
İşte dünyadaki bela ateşini de söndüren bu nurdur. Sen de eğer sabreder Hak’ka uyarsan mükafatını görürsün. Belanın sana gelmesi seni heyecana düşürmesin. Yaklaşması seni çekindirmesin.

Çünkü bela seni öldürmek için gelmez, seni tecrübe etmek için gelir, imanın sıhhatini ölçmek için gelir. Hak’ka olan bağlılığını kuvvetlendirmek ister. Senden memnun olur. Seni Hak’ka müjdeler… Allah-ü Taala buyurdu:

- “Biz sizi imtihan ederiz. Ta ki, içinizdeki mücahitleri anlayalım… Ve işlerinizden haberdar olalım. “

Hakka karşı imanın doğru olması ve O’nun işlerine boyun eğmek muvafakat göstermen yine O’nun sana bir lütfu ve merhametidir. Bunu böyle bil ve sonuna kadar sabra devam et. Hak’ka uyar bir müslüman ol. Artık bu halle bezendikten sonra, senden ve başkasından Allah’ın emirlerini yapmaktan başka bir şey bekleme. Ve yasaklarından kaçmaktan başka bir şey umma.

Her hangi bir yerde dini emirlere dair bir şey olursa derhal ona koş. Onları doğru işitmeğe çalış. Yerine getirmeğe gayret et. Derhal harekete geç, miskin miskin oturma. Kadere teslim olup kalma… Zuhurata uyup durma. Allah’ın emirlerini yerine getirmek için bütün gücünü kuvvetini sarf et. Aciz kalırsan Allah’tan yardım iste. O’na tazarru et, yalvar.



ilginç

en ilginc rekorlar

swami maujgiri maharji adli hintli 1955 yilindan 1973 yilinin kasim ayina kadar tam 17 yil boyunca ayakta durdu. bir sure icerisinde uykusu geldiginde bir yere dayanmasi yeterli oluyordu.




fas'in eski krallarindan muley ismail'in (1672 - 1727) 548’i erkek, 340’i kiz olmak uzere toplam 888 cocugu vardi.




18 mart 1989 gunu londra'da 4 genc boyaci sekiz saat icinde tam 11 bin 651 cift ayakkabi boyadilar..



11 kasim 1987 tarihinde,avustralya'da bir motosiklet klubunun tam 46 uyesi 1000 cc kapasiteli bir tek motosiklete binerek 1700 km yol almaya basladilar



dunyanin en sisman kadini 1972 yilinda olen percy pearl washington'dur.hastaneye kaldirildiginda 400 kiloydu.



dunyanin en uzun boylu insani 1918'de abd'de dogan 2.72 metre uzunlugundaki robert waldow' dur.



dunyanin en kisa boylu insani 1876'da hollanda'da dunyaya gelen pauline musters' dir.dogdugunda boyu 30 santim di,1895'te oldugunde ise 59 santim.



dunyanin normal boydaki en zayif insani 1977'de,83 yasinda oldugunde sadece 15 kiloydu.



rus ciftci feodor vassilyev' in karisi, 1725-1765 yillari arasinda yaptigi 27 dogumda 69 cocuk dunyaya getirdi.bunlarin 16'sinda ikiz,7'sinde ucuz,4'unde ise 4'uz dogurdu.



avustralyali les stewart 16 yildir daktilonun basinda oturuyor ve surekli sayilari yaziyor. hic durmadan 1'den 1 milyona kadar sayilari yazan stewart, bugune kadar 19 bin 990 adet kagit kullandi, bin adet serit degistirdi ve 7 daktilo eskitti.



36 yasindaki japon takisu matarona bocek tutkunu. takisu gecen yil bir hamambocegine 3 milyar lira odeyerek rekor kirdi. dunyanin en pahali hamambocegi artik takisu' nun.



ingiliz kevin thackwell evinin disini 20 milyon adet mandalla kapladi. thackwell sari ve yesil mandallari yapistirmak icin 2 ton yapistirici kullandi.



alman heino monster dunyanin en kucuk dergisini cikariyor. mahalle dedikodularini yazdigi haftalik dergi 3.5x2. santimetre boyutlarinda.



brezilyali ogrenci tobiaz couso okulda bir hafta icinde farkli nedenlerden dolayi 120 arkadasini dovdu. en kavgaci cocuk olarak rekorlar kitabina giren tobiaz bugune kadar 20 okul degistirdi.



cikolata meraklisi amerikali fiona kingsten dunyanin dort bir yanindan 2 bin degisik cikolata topladi. 30 yildir cikolata biriktiren kadin cikolatalar kurtlanmasin diye ozel bir bakim uyguluyor
10月27日

İki Elin Kanda Olsa Gel

 

Kimseleri görmedi kördü deseler,







Aklını seninle bozdu deseler,

Hep seninle yaşadı, öldü deseler,






İnan sevdiğim inan az olur,

Az olur sevdiğim inan az olur.


İki elin kanda olsa da gel,






Ecel bize pusu kursa da gel,

Korkma tanrım sevenleri korur,





Sevenlerin dualarıyla gel.

Tarif etmek imkansız sende olanı,






Bir Allah, bir de sen, bir ben bilirim.

Günün her saatinde, aşk vaktinde,






Gecenin her anında, aşk vaktinde,

Çağırırsan koşarak sana gelirim,

Herşeyi bırakır sana gelirim
10月23日

INCESIZI


 
iki yüreğinm bir ömre sığdırabileceği tüm duyguları kısacık hayatta soluk soluğa yaşamalıydık. gururlarımızın gemilerini yakıp,köprülerini tahrip etmeliydik. ayrı olduğumuz her dakika eksikliğimizi hissetmeliydik...... Bazen içine dönmeli insan... Kendini dinlemeli ve öyle yürümeli uzun yolları. Yolların sonunu görmese de yürümeli... Bıkmadan, usanmadan, mola vermeden hem de. Mola verdiğin anda geriye dönüp bakma ihtimalini düşünmeden yürümeli. Oysa ne zamandır içime dönemiyorum ben. Durdum yolumda ve bakınıyorum öylece
 
 
Beni tutan bir el var bilmediğim. Azgın dalgalar vuruyor gönlüme... köpük köpük... bembeyaz... Sütliman olmayı bekliyorum sadece... Kafamı kaldırıp baktığımda aynaya; yeniden gülmeyi bekliyorum. Bekliyorum... Dün gece bir kez daha denedim kendimle barışmayı. İçimdeki şeytanın ruhu çok zorladı beni. Sırtını dönse de, biliyorum şefkatim dağıtırdı en kara bulutları bile... Israr ettim... ömrümde etmediğim kadar ısrar ettim kendime... Üst üste soğuk sular içtim sıcak gecede... İçimdeki beni yakaladığımda kan ter içinde kalmıştı dünyaya ait bedenim. Yorulmuştum... Ağırlaşmıştım... Uykum vardı... Ama pes etmeyecektim. Vazgeçemezdim. Dinlemeliydi beni... Niçin canımı yaktığını, niçin beni yok saydığını anlamalıydım. Telefonda “bazen samimi olmuyorsun” diyene borcumdu bu en azından... Ona verilmeliydi bunun hesabı.

 
Daha da uysallaştı ruhum... Tüm dondurucu rüzgarları dinmişti. Köpük yoktu... Sıcacık bir bebek beşiğinde sessizce sallanıyordu sanki... Okşadım onu... Bilmediğim dillerde konuşturdum bedenimle. Kaçıp gitsin istemiyordum. Önce beni dinlemeli, sonrada bana açıklamalıydı bu anlamsız terk edişi. Evet terk etmişti beni ruhum. Beni hiç acımdan sıradanlaştırmış ve insanoğlu haline sokmuştu. Peki neden? Uzun uzun, ama yormadan anlattım ona bana verdiği acıları.
Mutsuzluğumu,,, haksız kaybedişimi... Konuşur sanmıştım; sustu... Bakmadı bile gözlerime. Akan yaşlarımı silen bir yokluk hissi duyumsadığımda anladım vazgeçişini. Hissiz parmaklarını dudaklarıma götürüp; susmamı işaret etti ve sonra nereden geldiğini bilmediğim, uğultulu, yankıl*** ama içi ızdırap dolu binlerce ses doldurdu bütün odayı... “ Yapma demiştim sana... Buna dayanamaz, bana yenik düşersin diye uyarmıştım seni. Doğrularını terk etme demiştim... Onlar olmadan oynamam bu oyunu demiştim
 
 
 
Sense içinden gelen hiçbir sese kulak vermeden vazgeçtin kendinden. Ne için? Ne için diyorum sana... Kaldır başını şimdi... Hadi bak bakalım o çok cesaretli bakışlarınla, hem de eskisi gibi... gözlerini hiç kaçırmadan... Beş para vermeye kıyamayacağın o sönük yüzlere karşı bile mahçup artık bakışların. Çünkü baştan aşağıya gizliliğe bürüdün hayatını. Sorulara cevap verecek durumun yok... Oyununu oynamak için sende onlara benzedin. Cesaretini kıracaktı madem oyunun; ne işin var dedim, gene dinlemedin beni... At gözlüğü hiç yakışmadı sana ama, hep burnunun dikine gitmekti tüm ısrarın. Yaşadıklarını koy önüne... Anları canlandır gözbebeklerinin en derinlerinde... Heyecanların vardı hani... Umutların... Yarını düşlemekle geçerdi geceleri uykuya gönderdiğin varlığım
 
 
Beni çeşitli düşlerin içine sokar, kimi zaman çok mutlu bir anne, kimi zaman başarılı bir iş kadını ve hatta pamuklar içinde nineler olurdum torunlarıyla kucak kucağa... Eğlenirdik uyumadan önce seninle... Özgürdük ikimizde göğü yaran kuşlar kadar. Uyuduğunda üstün açılmışsa diye korkarak bazen bedenine dönerdim. Bedenin o huzur dolu gülümseyişini nasıl özlüyorum bir bilsen..
. Hatırlıyor musun tüm bunları... Hala içini ısıtıyor değil mi geçmiş gecelerimiz... Oysa sen hepsini bile bile terk ettin... Kendi zincirini kendin vurdun bileklerine... İnan kınamamaya çalıştım seni... anlam vermeye çalıştım vazgeçişlerine
 
 
 
Yanında olmak için gayret sarf etmedim sanma. En büyük düşmanım olan karabasanlarla çok boğuştum ilk günler... Onlarınsa vazgeçmeye hiç niyetleri yoktu. Zincirlerinle dosttu onlar. Mıknatısın demiri çekmesi gibiydi ilişkileri. Onlar durdukça o incecik bileklerinde vazgeçmeye de niyetleri yoktu... Sana sessiz geceler vermek adına savaştım durdum zincirin her bir halkasının dostuyla... Ama yenildim... Ben tektim... Beni sen tek bırakmıştın hem de... Aldırmamaya çalışsam da terk edişine, yalnızlık beni de yormuştu. Gücüm yavaş yavaş tükenmiş, bu gücü benden aldığın için sana içten içe kin duymaya bile başlamıştım. Karabasanlarla didişmeyi bıraktım sonraları. Hani belki korkuyla uy*** gözlerin mani olur diye sana... Ama ne inatmışsın... Vazgeçmedin... Bu senin tercihindi tabi. Yapacak hiçbir şeyim yoktu. Benle değil de, onlarla olmayı seçiyordun açıkça..
 
 
 
Bense tamamen vazgeçtim senin yerine... O çok değer verdiğin “aşk” a yenik düşmüştüm. Savaş sonrası her yenilen gibi en büyük ganimetimi (yani bedenini) bırakmak düşerdi bana. O günden sonra hiç yaklaşmadım sana. Karabasanların gecelerini paylaşmasını kıskanarak, ama yüzündeki sızıya içim acıyarak uzaklardan seyrettim seni... Beni çağırmanı bekledim belki de; bilmiyorum... Ve işte geldim... Küste olsam, dönmeme yeminleri etsem de buradayım... Et tırnaktan ayrılamıyor hakikaten. Vazgeçen varlığın, yeminlerini bozmak için fırsat arıyor. Ama rüyalarından uzaktayken çok düşündüm. İki varlık olmak zor bedende. Biri varsa diğerine yer yok... Eğer sevdan bu kadar büyükse, benim varlığım hala “vazgeçiş” olarak kalabilir. Birini tercih etmeli ve tercih etmediğini özlememelisin
 
 
Buna sen karar vermeli, bunu anlamalısın...
İyice düşün ve anla... Terk eden kim... Suçlamadan önce bunu düşün... Ve tercih ettiğin ben değilsem eğer, beni çağırma...
Ne zamanki zincirlerini çıkarmaya karar verirsin, o zaman sen gel demeden ben döneceğim...
İçinde olmasam da asla terk etmiş değilim. Yokum, ama izliyorum
 
 
 

Serseri Bir Kızın Güncesinden Kactım



I. ..vedaları oyalayın, saklanacağım..

serseri bir kızın güncesinden kaçtım
kadınım..! ..Arkama döndüm ve baktım
göğüslerimde emzirdiğim gençlik dirileşmiş
sütü kesilen asiliğim hayatla birleşmiş

Korkma! Dilimde bütün haylazlığım
büyüdüğümü sevişirken anlıyorum
yoksa inan hala sokakların oyun hırsızıyım

en berbat ayrılığın mektubunu da okudu yüreğim
ama bana sevda gerek
avuçlarımı öp, dudaklarından geçip gözlerine güleceğim


II. .. suya düştü katre, dağıldı..

isimsiz bir yolculuğa gidiyorken döndüm
ebruferah kelimelerin içinde yeşerdi seda
buğulu camlara saklanan,
iklimi keşfedilmemiş bir yüreğin ritmiydi belki
alıkoyan...yatıştıran
iyi ki varsın, diyecekken susturuyor dudaklarımı ıslak cevapların
iyi ki....


III. .. hüzün kaydı geceden, dilek tuttum..

bir cümle uzaklığındaydı gülüşler
söylenmeyen sözler boyu kırılıyorsa yürek,
dillenmeliydi kelimelerin alkışı durduk yere
durduk yere sev beni

ince kıyılmış bir istem akıyor bedenimden
hazan senfonisinde gençlik aşklarım çalıyor
anımsadığım, serseri bir kızdım güncelere tutunan
çok oldu kaçtım
artık ben değilim unutulan

IV. .. sözler kapıyı çarptı, arkalarından koşmadım..

ölmek üzere olan sevdalarına,
hayat öpücüğü veren bir kadının beklentilerinde yoruldu özlemler
bu yüzden istiyorum merakında kaybolmayı
gözlerime bak hissedeceksin,
bakışlarımda eriyen sevilmek duasını

hadi,
ellerimden tut ve kaçır beni şarkıların içine
bilmen lazım, ezgiler olmazsa ölürüm
herkes gider, notalar kalır
suskunluğumu makamlara ördürdüm


V. ..mahcup kırmızı soyundu, aç gözlerini..

çözülsün dilindeki buzlar dudaklarımın debisinde
geceye benzer utangaçlığım, görünmez
tenimde mimiklerin gün gibi aşikâr,
sivrildi tutkunun ucu, görünürde söylenmez

dağılmış saçların inceliğinde bütün gelişler
acının kırılma noktası
olmadı (da) yanacağız
sevişmeler kirlenemez

VI. ..sevmeyi unuttuğun yerden sevil bana..

serseri bir kızın güncesinden kaçtım
beni ihbar etme,
sende s(a)klandım

bir daha

[Resim: secetsmilesbyposterxxbo.jpg]
 
Bir daha karsılaşmayacağım biliyorum...
Yani yüzün olmayacak bir daha...
Hüzün olacak her adimim...
"hoş geldin"leri eksik olacak kapımın...
İlk açışımda küflü bir yalnızlık vuracak yüzüme...
Önce terliklerin her zaman ki yerlerinde olduğunu fark edip, gazetelerin okunmamışlığını göreceğim ve yatağın bozulmamışlığını. İşte ilk o zaman gözyaşlarım bozacak geceyi. Çaresizce yatağın kenarına kıvrılıp dizlerimi karnıma çekerek, sanki pazardan eve dönüş esnasında, annesine yaptığı tüm ısrarlarına rağmen, o renkli treni satın aldıramamış çocuğun moral bozukluğunda, yani küçük yaşlarımın göz-yaşları gibi saf bir yalnızlığı küskünlükle sulayacağım...

Bir daha karsılaşmayacağım biliyorum...
Sesin olmayacak...
Yattığım yerden bir sabahı cıvıldayan gülümsemenle karşılamayacağım. Gözüm hep bir sessizliğe açılıyor olacak. Duvarlarım artik kulaklarını kapatmayacak yüksek sesli tartışmalarımızda, cam çerçeve indirecek kalkanlarını, salonu ortasında oradan oraya uçan yapma çiçeklerle dolu vazolar havalarda uçuşmayacak. Japon yapıştırıcısı çabukluğunda yapışmayacak bir daha parmaklarımız birbirine... Bir vazonun kırılan yerlerini birkaç gülümsemeyle tamir etmeye çalıştığımız o barışma anı sonralarında. ...ve kırılan bi aşkı yapıştıracak hiçbir şeyin olmadığını işte bu çaresizlikte bir kez daha anlayacağım...

Ne banyodaki köpüklü senfonilerin, ne de mutfaktaki yemek kokulu mırıltıların olacak. Ne yerde dökülmüş saçların. Ne de ıslak ayak izlerin olacak parkelerin üzerinde. Ne buzdolabının en gizemli köselerine sakladığı çikolataların, ne de kepekli ekmeğin olacak kahvaltı masamda.. Koca bir ev zayıflayacak gidişinle bir ruh hep aç olacak...

Ya ışıkları kim kapatacak ardımdan gazete arkası şekerlemelerde, televizyon karşısı sızmalarda, kiminle yapılacak kanal değiştirme kavgaları, nasıl yenecek bu yalnızlıktan patlamış mısırlar...

Sırtımı açıkta bıraktığım ruh üşümelerinde kim sıcacık elini yüreğimin üzerine koyacak bu evde... Bir kilo baklava kurnazlığında kiminle yapılacak su savaşları...

Bu kimsesizliğin galibi kim olacak...

Bir daha karsılaşmayacağım...
Biliyorum...

Çıkarken üzerine binlerce kilit vuracağım kapının ardında, dondurulmuş anılarım kalacak...

...bugün
bu evden,
bu şehirden,
ve..

..bu kimsesizlikten taşınıyorum.
10月22日

Hicran´laşmış Bir Vuslat'tı ; ´Aşk´ İniltisi!

[Resim: g6hs9.jpg]

Kaçıyorum, beni kovalayan; tükenişlerde rol oynayan kelimelerden. Kendimi tükettim de Yar, seni veremem tükenişlerin o zalim ellerine! Çehremden süzülüyor “hicran”ım; “vuslat” yok’luklara gebe… Bu kadar mıydı Sevdiğim, “aşk”ın uğultusu?

Yetişemedim adımıma; geç kaldım hep, sen kalışlarımda! Kasvetli bir düş geçiyor beynimden, düş/üyorum. Yara bere içinde kalışlarım beni bana şikayet ediyor, seni sen’de düşürdüğüm için. İçim sızlıyor tarif edemediğim tanımlarla.

Ayrılık diyor…
Kavuşma diyor…

Sonrası sessizlik…!

Kan ter içinde dürtülüyor, keskin harflerin içindeki ben’liğim. Sevdiğim! Münadi kimliğim son kez sesleniyor sana! Çıldırış’ım provasız çıkıyor bu sefer sahneye… Haykırışlardaki nidalarım sunuyor hayatımın son hamlesini! Kulak ver yok oluşuma…;

“hicran”a yar etmişim kendimi; “vuslat” bana kara sevda…

“aşk”ın iniltisiymiş bize verilen. Hicranlaşmış bir “vuslat”mış, yok oluşuma kazınan…



vuslat’ım sen’i benden ayırdı…
hicran’ım ben’i benden kopardı…


Öznesiz yaşanıyor artık hayatım, tümcesine anlamsızlıklar taktığım…!!!


-----------------------------------

sadece sevdim ben... umutsuzca..

Yorgunluklarım oldun. Ağlayan gözlerim. Susan dudaklarım ve en bùyùğùde sebebim oldun...
Saatlerce ağlamak koymuyoda, tutulmayan her söz yakıp yıkıyo içimi.

Öksùz kaldım sevda yokuşlarında. Ağır yaralı dùştùm hasret ayazlarında. Her yeni sevda da 'işte gerçeği buldum' der insan. Her yeni sevda gerçek gelir insana. Benim tek ve gerçek sevdam sendin..

keşke diyorum şimdilerde, keşke hep derin ve dipsiz bir kuyu olarak kalsaydın yüreğimde. keşke ağır yaralı bırakmasaydın aşkımı.. keşke...

günler geçmediği gibi bide azraille pazarlıktayım bu kentte.. o da bıktı benden biliyorum..

bu gece de sabah oldu. eskiden oturup hayal kurardım. geleceği önüme getirip seyrederdim. hayyallerimde terketti beni. gerçekleşmeyeceğini anlayınca onlarda gitti...

'severek ayrılmak' nekadarda anlamsız bi söz. 'seven ayrılırmı ki?'

mutsuzluğumun sebebi çok fazla sevmek değil,
sevdiklerimden aynı sevgi ve ilgiyi görmememdir..

garip gönlümü içten içe yakıp kavuran aşk değil,
sevdiğimle beraber olabileceğim günlerin hasretidir..

gözyaşlarımın nedeni ağlamayı çok istediğimden değil,
içimdeki özlem bulutlarının mahzun gözlerime yağmasıdır..

ve ölümü istememin sebebi yokluğun değil,
verilmiş onlarca sözün tutulmamasıdır...


DudakLarda 'Sus',GözLerde 'Yaş' .. KaLdım

  Biliyordum...
Suskunluğuna öyle alışmış ki zemheri yüreğim,
Sen söylemesen de,getirmesen de dile ve anlam getiremesem de;buralara ait
olmadığını kabullenebiliyorum...

Kimlere uzanıyordu ellerin?
Benimkilere dokunmama nedenine nasıl da uzaktı gözlerim...
Oysa ben bir nefes uzağındaydım,
Sense sadece soluksuzluğunu verirdin bana...Cayır cayır sana yanan ve bir o
kadar susuz,
Bir o kadar ıssız,
Sana,varlığına,bana kattıklarına
ve belki daha da fazla aldıklarına rağmen hâlâ masum bir bekleyiştir bu...
Ekmekle katık edecek kadar bile değildir umudum
Olsun da...doyurmasa da olur
Bir bak yeter...konuşmasan da olur
Karmakarışık,derbeder bir yerlerdeyim ben

Kendimi kaybettim,bulamıyorum...
(Bulsana beni..)
Sonu gelmeyen bekleyişlerden,gecelerin bitimsizliğinden,içimdeki sancıların
canımı yakmasından öyle yoruldum ki...

Ve sıkıldım...

Bunları tek başıma aşacak gücü kendimde bulamamak çok koyuyor bana
Yokluğun vurdu zayıflığımın ortasındayken ben,
Yediremedim gururuma...

dudaklarda sus kaldım

Yağmurlar yağdırdım gittiğin şehre,

Sen olmayınca...

gözlerde yaş kaldım...



FOTO

Düs miknatisi
 

Geçmiyor günler, asktan
 

Gözlerimden akar adin
 

Harflerim karsinda titrer
 

Parçali bulutlu
 

Sözümü tutarken, zamani biraktim
 

Super Mario oldum ben
 

Uykubozan
 

Yagmurlardan güzel
 
 

Yalnizlik yansiticisi
10月21日

Cıva ve Bileşikleri

Cıva elementi oda sıcaklığında sıvı halde bulunan bir ağır metaldir. Rengi gümüş beyazıdır. Oda sıcaklığında buharlaşma özelliğine sahiptir. Suda çözünmez, suya oranla 13.55 kat daha ağır, havaya oranla yedi kat daha yoğundur. Cıva doğada nadir olarak bulunan elementlerden birisidir. Doğada bulunan cıva maden cevheri ise Cinnabar, HgS, dır. Cıvanın Hg+1 ve Hg+2 halinde çeşitli bileşikleri vardır. Başlıca cıva bileşikleri, Hg2Cl2, HgCl2, HgSO4, (CH3)2Hg, Hg(NO3)2•2H2O, HgO, HgS, Hg(CN)2, Hg(SCN)2 dır. Cıva sülfür ısıtıldığı zaman cıva okside dönüşür. Cıva oksit, 500 oC’nin üzerinde ısıtıldığı zaman elementel cıvaya dönüşür. Dimetil cıva, (CH3)2Hg ve mono metil cıva, CH3Hg+ diğer cıva bileşiklerine göre çok daha zehirli ve zararlıdır. Mono metil cıva suda çözünebilir yapıdadır. Dimetil cıva ise suda çözünmez fakat uçucu özelliğe sahiptir. Dimetil cıvaya dönüşümü mono metil cıvaya göre çok çok yavaştır. Düşük pH şartları su ortamlarında Hg+2 nin metil cıvaya dönüşümünü hızlandırır. Düşük pH şartlarında dimetil cıva yerine daha fazla mono metil cıva oluşur. Cıva doğada yok olmaz. 1980’li yıllarda dünyada üretilen cıva miktarı 6.796.500 kg/yıl dı ve bu miktarın 1.057.667 kg/yıl Amerika tarafından üretilmekteydi. 1985 yılında dünyada üretilen cıva miktarı aynı kalmakla birlikte Amerika’da üretilen cıva miktarı 570.285 kg/yıl’a düşmüştür. Dünya’da cıva üretimi sürekli azalmaya devam etmektedir. İnsanlar için çok toksin olan cıva ve bileşikleri bitkiler için koruyucu özelliğe sahiptir. Cıva ve Bileşiklerinin Kaynakları Doğal olarak çevrede bulunan cıvanın kaynakları kömür ve bakır cevheri dahil toprak ve kayalardır. Cıva doğada eser miktarda bulunur, insan aktiviteleri ile tehlikeli seviyelere çıkabilir. Büyük yakma tesislerinde kömür madeninin yanması ve bakır cevherinin işlenmesi sonucu uçucu hale geçen cıva ve cıva bileşikleri bacadan atmosfere atılır. Yeterli arıtmanın yapılmadığı yüksek yakma tesisleri ve bakır cevheri işleme tesisleri çevresinde uçucu kül içinde bulunan cıvanın toprakta veya yüzeysel sularda birikmesi sonucu cıva yüksek konsantrasyonlara çıkabilir. A.B.D. Minnesote bölgesindeki göllerdeki cıvanın en önemli kaynağı kömür yakan termik santraller, demir çelik sanayi, çöp yakma tesisleri ve evsel atıksu arıtma çamurları olduğu tespit edilmiştir. Bu nedenle kömür ve maden cevherlerinde cıva konsantrasyonunun tespit edilmesinde yarar vardır. Yeterli baca gazı arıtması yapmayan büyük yakma, demir çelik sanayi, diğer maden sanayi ve çöp yakma tesislerinden çıkan gaz içindeki cıva bileşikleri uzun mesafelere kadar taşınmaktadır. Kanada bunun bir örneğini yaşamıştır. Amerika’da atmosfere atılan cıvanın %87 kaynağı fosil yakıt ve katı atıkları/tehlikeli atıkları/tıbbi atıkları kullanan büyük yakma (termik santraller, katı yakma tesisleri) tesisleridir. Cıva veya bileşikleri ile kirlenmiş evsel, tehlikeli ve tıbbi atıklar, yüksek yakma tesislerinde yakıldığı zaman cıva serbest hale geçer ve yeterli baca gazı arıtma ünitesi yoksa bacadan atmosfere dağılır. Toprakta ve yüzeysel sularda birikebilir. Özellikle tıbbi atık yakma tesislerinde cıva emisyonuna dikkat edilmelidir. Amerika’da yapılan bir çalışmaya göre cıva ve cıva bileşiklerinin önemli kaynaklarından birisi tıbbi atık ve evsel katı atık yakma tesisleridir. Cıva başta laboratuarlar ve hastaneler olmak üzere çeşitli sanayi dallarında kullanılmaktadır. Laboratuar atık suları evsel atıksu kanalizasyon sistemine bağlı olmamalıdır. Evsel katı atıklardaki cıva kaynakları ise; düğme piller, termometre, barometre, flüoresan lambalar ve termostatlı vanalardır. Çöp depolama alanlarında cıva zamanla gaz fazına geçerek atmosfer yolu ve sızıntı suyu yolu ile su kaynaklarını kirletebilir. Bu tür atıkları içeren evsel atıksu arıtma tesislerinde arıtma sonucu oluşan arıtma çamurunda cıva bulunabilir. Şekil 1. Cıva İçeren Aletler ve Piller Hastanelerde tıbbi atık kaynakları ise; çeşitli bataryalar, termometreler, barometreler, sphygmomanometreler (kan basıncını ölçen aletler) ve laboratuarlarda kullanılan çeşitli cıva bileşikleri, radyatörlerde kullanılan termostatlı vanalar ve flüoresan lambalardır. Diş hekimliğinde kullanılan diş dolgu atıkları cıva içerir. Flüoresan lambalar genel olarak 0.01-0.04 gram, termometreler 0.5-0.7 gram, termostatlar yaklaşık olarak 3 gram ve Sphygmomanometreler (kan basıncını ölçer) yaklaşık olarak 100 gram cıva içermektedir. Şekil 2. Sağlık merkezlerinde kullanılan çeşitli cıva içeren aletler Tehlikeli atık içinde ise; çeşitli laboratuarlarda, cıva üretim tesislerinde, alkali klor üretim tesislerinde cıva ve cıva bileşikleri atıkları oluşur. Eski teknoloji ile sodyum hidroksit ve klor gazı üretim tesislerinde cıva kaybı, yani 150-250 g Hg/ton Cl2 atığıdır. Dünya’daki çeşitli klor alkali fabrikaları cıva atığının önemli kaynaklarından biridir. Otomobillerde kullanılan devre anahtarlarında (switch) ve anti-kilitleme fren sisteminde (%85) önemli miktarda cıva kullanılmaktadır. Ayrıca kullanıldığı hammaddeye ve katkı maddelerine bağlı olarak endüstriyel arıtma tesisi çamurlarında da cıva bulunabilir. Eski teknolojiyi devam ettiren metal, boya, mücevher ve fotoğraf sanayi atıklarında da cıva bulunabilir. Paketleme malzemelerinde cıvalı malzemeler kullanılmaktadır. Cıva ve Bileşiklerinin Suda ve Toprakta Daha Zararlı Yapıya Dönüşmesi Çeşitli kaynaklardan toprağa ve suya (deniz, göl, yer altı suyu) karışan her türlü cıva maddeleri anaerobik ve aerobik şartlarda bakteriler ve kimyasal reaksiyonlarla çok toksin form olan mono veya dimetil metil cıvaya dönüşürler. Bu maddeler küçük organizmalar (plaktonlar gibi) tarafından absorbe edilir. Küçük canlılar küçük balıklar tarafından yendiğinde ağır metaller balık vücuduna geçer. Bu madde balıkların dokularında birikir. Küçük balıkları büyük balıklar yer ve metil cıva birikmeye devam eder. Zamanla metil cıva seviyesi en üst değere ulaşır. Metil cıvalı balıklar insanlar tarafından yendiği zaman vücuda giren metil cıva kana karışır ve kan tarafından absorbe edilir. Balıklarda bulunan cıvanın %60-90’ı metil cıvadır. Bunun ise %90 mono metil cıvadır. Aynı şartlarda balıklarda bulunan cıvanın ancak %10-15 inorganik cıvadır (Hg+2). Cıva ile kirlenmiş suların en büyük olumsuz etkileri yaban hayatı üzerine olmaktadır. Cıva ve bileşiklerinin kaynakları ve su ortamında taşınım ve biobirikim aşağıdaki şekillerde verilmiştir. Şekil 3. Cıva Kaynakları ve Biobirikimi Şekil 4. Çeşitli Kaynaklardan serbest hale geçen cıva ve bileşiklerinin dönüşümü Şekil 5. Cıva Kaynakları, Taşınımı ve Dönüşümü Şekil 6. Cıva ve Bileşiklerinin Dönüşümü Özellikle cıva içeren balıkların yenmesi sonucu vücuda giren cıva dokularda birikmeye başlar ve etkisi biobirikme şeklinde olur. Cıva çok düşük konsantrasyonda dahi etkili olduğu için, çevrede kısa süreli konsantrasyon artışları sağlık ve yaban hayatı üzerinde ciddi etkilere sahip olabilirler. Cıva ile kirlenmiş yüzeysel sularda yaşayan balıklarda cıva birikebilir. Cıvayı depolayan balıkları yiyenler risk altındadır. Balıklardaki cıva bileşiği metil cıva bileşiğidir. 1970 li yıllarda Michigan’da cıva deşarjından dolayı göllerde yaşayan balıklarda metil cıva konsantrasyonu çok yüksek bulundu. 1970 yıllarda bu bölgede yılda 12 ton cıva göllere direk atılıyordu. Balıklar üzerinde yapılan çalışmalarda cıva konsantrasyonu 6.65 ppm gibi yüksek seviyelerde olduğunu göstermişti.. Özellikle bu bölgedeki göllerde levrek gibi balıkların sık aralıklarla yenmesinin doğru olmadığı, hamile kadınların ve küçük çocukların buna dikkat etmesi gerektiği belirtilmiştir. Balık avcılığının yapıldığı Minnesote göllerinde yapılan çalışmada sudaki cıva seviyesinin oldukça yüksek olduğu görülmüştür. Cıvalı balıkları yiyen yaban hayvanları da risk altındadır. Bu bölgedeki tüm kirlilik havadan taşınarak gelmiştir. Toprağa karışan cıva biokimyasal veya kimyasal reaksiyona girerek insan sağlığı ve yaban hayatı (bitkiler hariç) için çok zararlı olan metil cıva haline dönüşür. Metil cıva ise bitkiler tarafından absorplanır. Besin zinciri yolu ile insanlara geçer. Alıcı ortamlarda cıva birikmesini önlemek amacı ile deniz suyu, yüzme suyu ve regrasyon amacı ile kullanılacak suda cıva konsantrasyonu. 0.004 mg/lt’den fazla olmamalıdır. Cıva ve Bileşiklerinin Sağlık Üzerine Etkileri Organo cıva, diğer cıva bileşiklerine göre organik solventlerde ve lipidlerde daha kolayca çözünür. Böylece biolojik membranlar arasından kolayca geçer. Kan tarafından absorbe edilen cıva vücut içinde beyin dahil tüm dokulara kolayca ulaşır. Cıvanın kanda yarılanma süresi ortalama 3 gündür. Dokularda yarılanma süresi ise 90 gündür. Dışkı ve idrar yolu ile vücuttan çok yavaş olarak atılır. Bazı cıva bileşikleri, insan sağlığı ve yaban hayatı üzerinde etkisini, daha uzun sürelerde göstermektedir. Nispeten daha az toksin olan bazı cıva bileşikleri biyolojik veya diğer proseslerle daha toksin olan forma dönüşmektedir. Cıva ve bileşikleri değişime ve kansere neden olmaktadır. Cıva merkezi sinir sistemine, beyne, karaciğere, böbreklere ve ana rahmindeki cenine zarar veren bir maddedir. Cıva plasentaya geçer ve ana rahmindeki ceninde tedavisi mümkün olmayan nörolojik zarara neden olur. 2000 yılında A.B.D’de yapılan bir çalışmaya göre her yıl bu ülkede doğan 65.000 bebek, anneleri cıva içeren balıkları yedikleri için sinir sistemleri zarar görmektedir. A.B.D.’de hamile kadınların ve 12 yaşın altındaki çocukların belli balıkları (köpek balığı, kılıçbalığı, kral uskumru, tuna balığı, tilefish, kefal) yemeleri tavsiye edilmemekte veya sınırlı ölçüde yemeleri tavsiye edilmektedir. Cıva ile kirlenmiş göllerde ve koylarda balık yeme rehber kitapları hazırlanmalıdır. Cıva bileşiklerinin hem sağlık, hem de hayvanlar için zararlı olduğu anlatılmalıdır. Cıva bundan elli yıl önce, tehlikeli atık olarak dünyanın gündemine geldi. 1950 yılında sanayi tesislerinden körfeze cıvalı atıkların dökülmesiyle Japonya’da yüksek oranda cıva içeren balıkların yenmesi sonucu 700 kişi ölmüş ve 9000 üzerinde insanın sinir sistemi ve beyin sistemi zarar görmüştür. Bölgesindeki metil cıva içeren deniz ürünlerini yiyen en az 50.000 kişide daha hafif semptomlar olmuştur. 1970’li yıllarda 18 ay içinde Irak’ta cıva zehirlenmesinden 460 kişi ölmüştür. 6530 çocuk ve yetişkinin ise merkezi sinir sistemi tahrip olmuştur. Bunun sebebi ise Meksika’dan getirilen tahıl tohumlarının cıva içeren fungicide ile temizlenmiş olmasıydı. Bu tahıllardan yapılmış ekmekleri yiyen insanlar ya ölmüşler yada hastalanmışlardır. Amerika da bir bilim adamı çok daha zehirli olan dimetil cıvadan etkilendiği için ölmüştür. Bu maddeden birkaç damla yere dökülmüş, yere dökülen dimetil cıva lateksine ve derisine derhal nüfuz etmiş ve bilim adamı 5 ay sonra sendeleyerek yürümeye ve kelimeleri zor söylemeye başlamıştır. Komaya girmeden önce kör, dilsiz ve sağır olmuştur. Cıva çocuklar için çok zararlıdır. Amerika’da cıvalı maddelerden dolayı 630.000 kişinin beyninde hasar oluşmuştur. Termometre,barometre gibi aletlerin kırılması sonucu yere dökülen cıva oda sıcaklığında serbest hale geçer, yani buharlaşır. Solunum yolu ile alınan cıva akciğere kadar ulaşır. Akciğer cıvayı kolayca absorbe eder. Cıvalı termometrelerin kırılması sonucu birçok çocuğun zehirlendiği tespit edilmiştir. Roma Devleti zamanında işçiler 10 mg/kg/günden fazla cıva aldıkları için ölmüşlerdir. Dünya sağlık örgütü verilerine göre yetişkin bir kişi haftada sindirim yolu ile 0.3 mg dan fazla toplam cıva bileşiği veya 0.2 mg den fazla metil cıva almamalıdır. Bir kişi sindirim yolu ile takriben 0.07 mg cıva almaktadır. Cıva içeren balıkları yiyen kişilerde bu değer çok daha yüksek olabilir. Cıva Atıklarının Azaltılması Başta Çevre ve Orman Bakanlığı olmak üzere Sağlık Bakanlığı, Sanayi Bakanlığı, İthalat ve İhracattan sorumlu kurumlar, Yerel Yönetimler ve sağlık kuruluşları cıva ve bileşiklerinin kullanımının azaltılması ile ilgili plan ve programlar hazırlamalı, cıva kullanımında azaltmaya gidilmelidir. Yerel yönetimler başta sağlık merkezleri, laboratuarlar ve sanayi tesisleri olmak üzere çeşitli kurumların katılımı ile bölgesel bazda azaltma programları hazırlamalı ve uygulamaya koymalıdır. Bölgedeki ve göldeki kirlilik belli bir plan dâhilinde azaltılmalı ve önlenmelidir. Cıva kullanımının azaltılması ile ilgili sanayici, bakanlık, yerel yönetimler, sivil toplum örgütü ve vatandaşlarla kampanyalar düzenlemelidir. Atıkların azaltılmasında temel prensip sırasıyla, kirlilik oluşturmayacak teknolojilerin seçilmesi, en iyi tekniklerin kullanılması, tekrar kullanılması ve uygun metotla bertarafı edilmesidir. Klor alkali tesisleri cıva atığı oluşturmayacak, teknolojiler kullanmalıdırlar. Hastanelerde cıva ve bileşikleri hem ölçüm hem de analiz amacı ile kullanılmaktadır. Dolayısıyla hastanelerde oluşan hem tıbbi atıklarda hem de atık sularda cıva bulunması kuvvetle muhtemeldir. Hastanelerde ve sağlık merkezlerinde cıva içeren aletler yerine alternatifleri kullanılmalıdır. Benzer şekilde evlerde ve işyerlerinde cıva içeren sağlık aletleri kullanımdan kaldırılmalıdır. Diş hekimliğinde cıva ile kirlenmiş atıklar ayrı olarak toplanmalı ve yakma tesislerinde bertaraf edilmelidir. Dolayısı ile sağlık kuruluşları cıva ve bileşiklerinin azaltılması ile ilgili planlama ve kampanyalar yapmalıdırlar. Benzer şekilde sağlık laboratuarlarında da cıva ve bileşiklerinin azaltılması ile ilgili planlama ve kampanyalar yapmalıdırlar. Sağlık merkezlerinde çalışanların, hastaların ve halkın eğitimi ile ilgili logolar geliştirilmelidir. Herkese cıva ve bileşiklerini nasıl azaltacağı ve cıvanın sağlık üzerine etkileri anlatılmalıdır. Cıvalı aletler yerine cıva içermeyen veya daha az içeren alternatiflerinin ne olduğu öğretilmelidir. Cıva ile ilgili e-mail yolu ile bilgiler gönderilmelidir. Düğme cıvalı pillerin ağırlığının 3/2’si (%20-40) cıva oksittir. Kullanılmış cıva oksit piller tehlikeli atıklar sınıfına girer. Bir düğme hücre cıva oksit pili, 800.000 litre içme suyunu kirletir. Yani 800.000 litre içme suyunu cıva kirleticisi bakımından standartların üzerine çıkartır. A.B.D. de yapılan bir çalışmaya göre çöp depolama alanlarındaki cıvanın kaynağını %88 oranında piller oluşturmaktadır. Sağlık kuruluşlarında aşağıdaki tabloda verilen alternatif lambalar kullanılarak cıva atığını minimize etmek mümkündür. Sağlık kuruluşlarımızın bununla ilgili senaryosu olmalıdır. Tablo 1. Cıva İçeren Tıbbi Aletler ve Alternatifleri Cıva İçeren Tıbbi Aletler Alternatifler Sphygmomanoeters Elektronik vakum göstergesi Genişleme Anaeroid Modeller Termometreler Elektronik (digital) Genişleme Sıcaklık şeritleri Tympanic Gallistan Kırmızı ampül Anaeroid Modeller Cantor Tübleri Besleme Tübleri Miller Abbot Tübleri Tungsten-ağırlaştırılmış tübler Hemşirecilik inkübatör termostatları Cıva yerine alkol içeren termostatlar Lambalar Normal Glow Lightlar Düşük sodyumlu buhar tübleri (sarı) Optikler Yüksek Enerji Uzun Ömürlü Işıklar Hemşirecilik inkübatör termostatları Cıva yerine alkol içeren termostatlar Termostatlar Elektronik modeller Snap switchler Daha az cıva içeren flüoresan lambalar kullanılmalı, belediyeler tarafından atık floransan lambalar ayrı olarak toplanmalı, çöp içine atılması önlenmeli,tehlikeli atık bertaraf tesisinde bertarafı sağlanmalıdır. Başta hastaneler olmak üzere çeşitli laboratuarlarda cıva ve bileşikleri yerine alternatifleri kullanılmalıdır. Laboratuar atıksuları arıtılmadan kesinlikle kanalizasyon sistemine bağlanmamalıdır. Arıtma sonucu elde edilen bakiye tehlikeli atık bertaraf tesisinde bertaraf edilmelidir. Sağlık kuruluşlarında kullanılan cıva ve bileşiklerine alternatif maddeler aşağıdaki Tabloda verilmiştir. Tablo 2. Cıva İçeren Kimyasallar ve Alternatifleri Cıva İçeren Kimyasallar Alternatifler Cıva 2 Klorür Çinko Formalin Zenker Çözeltisi Çinko Formalin Histological Fixatives Dondurma-kurutma Cıva 2 oksit Bakır Kataliz Cıva 2 klorür Magnezyum klorür/sülfürik asit Cıva 2 Sülfat Gümüş nitrat/Potasyum/krom(3) sülfat Cıva İyodür Fenat Metodu Cıva nitrat Amonyum/bakır sülfat Cıva Oksit Bakır kataliz Mercurokrom Neosporin Mycin B5 Çözeltisi Çinko Formalin Dondurma Kurutma Hematokilin Sodyum İyodat Gill hematoksilin Cıvasız hematoksilin Özellikle hastaneler başta olmak üzere işyerlerinde, sanayide, okullarda ve konutlarda cıva içeren piller yerine alternatifleri kullanılmalıdır. Tablo 3. Cıva İçeren Piller ve Alternatifleri Cıva İçeren Piller/bataryalar Alternatifler Cıva oksit piller/bataryalar Lityum piller Zinko hava piller Alkali piller Cıva içeren fingusitler ve pestisitler tarımda kesinlikle kullanılmamalıdır. İçme sularında cıva izlemesi yapılmalıdır. Yılda bir defa cıva konsantrasyonu ölçülmelidir. İçme suyunda cıva miktarı 0.002 mg/lt fazla olmamalıdır. Alkali fabrikaları yakınındaki alıcı su ortamındaki balıklarda ve deniz tabanı çamurlarda cıva ve bileşikleri ile ilgili çalışmalar yapılmalıdır. Çünkü bu tesislerde önemli miktarda cıva kullanılmaktadır. Kömür kullanan termik santrallerin çevresindeki sularda ve toprakta, hakim rüzgar yönünün etkili olduğu yönde öncelikli olarak cıva tespiti yapılmalıdır. Özellikle termik santrallerde kullanılan kömürlerde başta cıva olmak üzere ağır metallerin tespiti yapılmalıdır. Cıva tespit edilen kömürlerden yanma sonucu ne kadar kirleticinin atılacağı emisyon faktörü kullanılarak tespit edilebilir. Ayrıca külde kalan cıva miktarına göre bacadan atılan cıva miktarı bulunabilir. Tıbbi atık ve tehlikeli atık yakma tesisleri önemli cıva kaynaklarından biridir. Tıbbi atık ve tehlikeli atık yakma tesislerinde cıva emisyonu dikkat etmelidirler. Baca gazında gaz fazında bulunan cıva arıtılmalıdır. Baca gazı atıkları tehlikeli atık depolama tesislerinde depolanmalıdır. Tıbbi atık ve tehlikeli atık yakma tesisleri çevresindeki toprak ve suda cıva konsantrasyonu belli aralıklarla izlenmelidir. Başta hurda işleyen demir çelik sanayi olmak üzere büyük yakma ve tesisleri ve demir /demir dışı metalleri işleyen yüksek yakma tesisleri çevresindeki toprakta ve sularda cıva izlemesi yapılmalıdır. Özellikle hakim rüzgar yönünde yıllık izlemeler yapılmalıdır. Büyük yakma tesislerinde bacadan atılan toplam ağır metal konsantrasyonu 0.5 mg/m3 den fazla olmamalıdır. Maden sanayi, petrol sanayi (hidrokarbon üretim tesisleri), kimya sanayi (petro kimya ve hidrokarbon üretim tesisleri), metal sanayi, metal sanayi (akü imalatı , stabilizatör imali, birincil ve ikincil akümülatör, batarya ve pil imalatı ve benzeri), metal sanayi (alüminyum hariç olmak üzere demir dışı metal üretimi), metal sanayi (demir ve demir dışı dökümhane ve metal şekillendirme), taşıt fabrikaları (otomobil, kamyon, traktör, minibüs, bisiklet, motosiklet ve benzeri taşıt aracı üreten fabrikalar) gibi sanayilerde atık sulardaki cıva için verilen alıcı ortam limiti 0.05 mg/lt fazla olmamalıdır. Aksiyon planında cıva içeren pillerin kullanımı yasaklanmalıdır. Paketleme malzemelerinde cıva içeren malzemelerin kullanımı yasaklanmalıdır. Otomobil sanayinde cıva miktarı azaltılmalıdır. Parçalanmış eski araçların işlendiği yüksek fırın tesisleri çevresinde cıva kirliliğine dikkat edilmelidir. Eski araçlar parçalanmadan önce cıva içeren parçalar alınmalıdır. A.B.D.’de, arazide kullanılacak kuru çamurda cıva miktarı 17 mg/kg fazla olmamalıdır. Tarım, orman ve park bahçede kullanılacak kümülatif cıva miktarı 17 mg/hektarı geçmemelidir. Balıklarda cıva miktarı 1mg/kg (1 ppm) dan fazla olmamalıdır. Atık içindeki cıva 0.2 mg/litre ise bu atık tehlikeli atık sınıfına girer. Minamatta bölgesindeki balıklardan alınan sonuca göre balıklardaki cıva miktarı 6.5 ppm bulunmuştur. Her ilde dikkatli bir şekilde cıva elementi toplanmaya başlanmalıdır. Bu konuda öğrencilere eğitimler verilerek toplama işlemi okullarda başlatılabilir. Cıva elementi içeren aletler sızdırmaz kaplarda toplanmalıdır. Alet içindeki cıvanın sızmaması için gerekli özen mutlaka gösterilmelidir. Yere dökülen cıva elementi kolayca buharlaşarak solunum yolu ile vücuda girer. Ayrıca gıda ve içme suyu yolu ile vücuda girer. Yere dökülen cıvayı temizlemek çok pahalıdır. Dikkat etmek gereklidir. Özellikle laboratuarlarda KOI tayinlerinde klorürden ileri gelen girişimi önlemek için ciddi miktarda cıva bileşiği kullanılır. KOI tayininde daha az cıva kullanan metot kullanılmalıdır. Laboratuar atık suları, evsel atık su kanalizasyon sistemine bağlı olmamalıdır. Bu atık sular ya arıtıldıktan sonra kanalizasyona verilme veya ayrı olarak depolandıktan sonra tehlikeli atık bertaraf tesisine gönderilmelidir. Çeşitli aletlerde cıva kullanmak zorunlu ise o aletin ne kadar cıva içerdiği üzerine yazılmalıdır. -- ÇEVRE VE ORMAN BAKANLIĞI CIVA KİRLİLİĞİNİN ÇEVRE VE SAĞLIK ÜZERİNE ETKİLERİ Prof. Dr. Mustafa ÖZTÜRK Müsteşar Yardımcısı (mozturk@cevreorman.gov.tr) ANKARA-2006
10月20日

Her Köşede Sen Varsın...



Duy, sesimi her yerden duy
Gör, yüzümü her yerden gör
Dön, sebebi halim başka
Kalp kırık dökük yenik aşka



Dön, sebebim olma gayrı
Dön, dünleri vur da öldür
Göm, geçmişi sildim çoktan
Yar adın emir gibi haktan



O yosun gözlerin düşer gecelerime
İlkbahar gelir kokunu verir
Her yanı sarar aşk büyüsü
Sevdiğim gülün dile gelir



Gücenmediysen, kırılmadıysan, darılmadıysan dön
Nasip olurda seni bulursam hesap sorarsan sor
Gülüm mü dersin ölüm mü dersin yeter ki ses gelsin
Bilirim senin için yaralı




Gidiyorsun diye küstü saatler
İçimde sebebsiz bir acı
Gönlümde boşa çırpınışlar.


Gidiyorsun diye dargın bana günler,
Duyamadığın haykırışlar,
Gözlerimde ise ‘’gitme kal ‘’ diyen yalvarışlar,
10月19日

Bildiğin ve Bilmediğin Bir Düş...!

Bildiğiniz gibi düş,
Ormanın derinliklerindeki bir ışık hüzmesine benzer
Sen yaklaştıkça o senden uzaklaşır
Düşü gören sadece sensindir ve
Karanlığın içindeki aydınlığa yolculuk hızlanır
Sen yaklaştığını zannetsen de
Aslında sen hep aynı yerde bulunursun.
Ne yaklaşır nede uzaklaşırsın
Düşe her daim uzaktan bakan bir kimse,
Sadece bu gözle bakarsın


Bu yol seni ormanın son aydınlığına
Yani hayatın son anlarına götürür
Yorgun düşersin
Ama o ışık hüzmesi yeni başlangıç dersin hep
Geride ne olduğunu öğrenmeye çalışmak ve
İleride seni neyi beklediğini
Hiçbir zaman bilememek ..



Ve o ışık hüzmesi.
Aslında bir yaşamın sonu idi...
bazen yeniden başlamak öyle zordur ki,
dinlendigini sandığın yer meşhum sonunu beklediğin mezarındır,


Farkına varamazsın.
bazen sırtını dayadığın sağlam köklü ağac mezar taşındır adlandıramazsın ,
devam etmek icin dinleniyorum
dediğin an tükendiğin andır hissedemezsin.
baktığın, ümitlerini bağladığın yön ,
yolun sonudur kavrayamazsın

10月6日

Sen´im



Sevmek dedim
Yoluna ölmek dedi
Yol dedim
Alıp başını gitmek dedi



Gitmek dedim
Bir Ahh çekip dostlardan ayrılmak dedi
Dost dedim
Durdu bana baktı dost diye mırıldandı
Yüreğime nasıl koysam bilemediğim dedi



Yürek dedim
Dünyaları içine sığdıramadığım dedi
Dünya dedim
Hayatın bir yüzü dedi



Yüz dedim
Ardında ne gizli bilemediğim dedi
Giz dedim
Hep çözmeye çalıştığım dedi
Çalışmak dedim
Bitmeyecek öykü dedi
Öykü dedim
Binlercesini içimde gizliyorum dedi
Gizlemek dedim
İşte her şeyin bitimi dedi



Sevda dedim
Ellerimde bir çiçekle
Peşinden koştuğum dedi
Koşmak dedim
Hayat bir maraton dedi
Hayat dedim
Öyle kısa ki dedi
Niçin kısa? diye sordum
Yaşanacak çok şey var zaman yok dedi



Yaşanması gereken ne var? diye sordum
Aşk dedi
Kaç kere? diye sordum
Bin kere dedi milyon kere Aşk
Neden bir kere değil? diye sordum
Bütün aşkların toplamı en yüce ve tek aşk dedi
Önce ona varsan olmaz mı? diye sordum
Keşke olsa dedi ama önce yoğrulmak gerek
Acı çekmek mi? diye sordum
Evet aşk acısında yok olmak dedi
Yok olunca! dedim
İşte gerçek aşkta o zaman yaşamaya başlarsın dedi



Gerçek aşk dedim
Büyük o dedi
Durdum Durdum Ve sustum
Neden sustun? diye sordu
Yüreğim titredi sanki dedim
Neden? diye sordu
Bilmiyorum dedim büyük o
Evet dedi büyük O
Nerede diye sordum
Her yerde dedi
Nasıl diye sordum
Yüreğini aç dedi
 



Yüreğimi açmak dedim
Bir tebessümle bak her şeye dedi
Tebessüm dedim
Her kapının anahtarı dedi
Kapı dedim
Girmeden bilemezsin dedi
Ya korku dedim
Bilinmeyenden korkar insan dedi
Ben kimim? diye sordum
Sevgiyle beslenensin dedi
Durdum durdum dine sustum
Kimsin diye sordum
SEN'im dedi...
9月27日

Burasi Afrika ....





"YOKSULLUK AZ DAHA KÜFÜR OLACAKTI !"

HAZRET-İ MUHAMMED MUSTAFÂ s.a.v.

*

GİYECEK ONLARCA AYAKABISI ile

CEBİNDE TONLARCA PARASI OLAN

TÜM HAYIR SEVER (!) DÜNYA ZENGİNLERİNE İTHAF !

YORUMSUZ !





Aşağıdaki fotoğraf, MR. DAVID TURNLEY tarafından 1992 yılında, Baidoa - Somali'de

çekilmiş yoksulluk ve açlığı yansıtan çok acı bir ibrettir.!

Yoksul ve açlara yukarıdaki








Son makroekonomik göstergeler, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde yoksulluğun bir nebze de olsa azaldığına işaret ederken, geri kalmış ülkelerde hala milyonlarca insanın yoksulluk girdabında çırpındığını gösteriyor.

Dünya Bankası ile Uluslararası Para Fonu`nun (IMF) ortaklaşa yayımladığı raporda, 2015`e kadar dünyanın yarısındaki yoksulluğun azaltılması hedefinin ilerlediği, ancak Afrika ve Latin Amerika`nın çok yavaş kaldığı belirtildi.

Dün yayımlanan raporda, ``Eğer kalkınmakta olan ülkeler büyüme ritmini korumayı başarırsa, 2015`e kadar günde 1 doların altında parayla yaşayan nüfusu azaltmaya muktedir olacak`` görüşüne yer verildi. Raporda, dünya nüfusunda aşırı yoksulluk koşullarında (yani günlük 1 doların altında) yaşayanların oranının 1990`da yüzde 27,9 olduğu, 2002`de bu oranın yüzde 21,7`ye gerilediği ve 2015`e kadar da bu oranın yüzde 10,2`ye gerilemesinin gerektiği vurgulandı.

Çoğu ilerlemenin Çin ve Hindistan`da kaydedildiği belirtilen raporda, bazı Afrika ülkelerinin halklarının yüzde 44`ünün hala aşırı yoksulluk koşullarında yaşadığı belirtildi. 2015`e kadar çocuk ölümlerinin oranının azaltılmasına yönelik çabaların incelenmesi üzerine, bu çalışmaların birçok yoksul ülkede hala çok yetersiz olduğu, hatta özellikle AIDS virüsünün görüldüğü 10 ülkede 5 yaşından küçük çocukların ölüm oranının arttığına dikkat çekildi.

Buna karşılık kalkınmakta olan 9 ülke, yani Bangladeş, Bolivya, Burkina Faso, Kamerun, Endonezya, Madagaskar, Fas, Mozambik ve Filipinler`de çocuk ölümlerinde gerileme saptandığı belirtilen raporda, 143 ülkeden sadece 34`ünün 2015`e kadar açlıkla karşı karşıya kalan insanların sayısını yarıya indirmeye muktedir olduğuna işaret edildi.










850 milyon kişi aç
Bugün Dünya Gıda Günü. Dünya genelinde 850 milyondan fazla aç var. Her yıl 6 milyon çocuk açlık nedeniyle ölüyor. Birleşmiş Milletler, açları doyurmak için zengin ülkelerin harekete geçmesi çağrısında bulunuyor.





Siz hiç Afrika için ağladınız mı????????????












KaRa aFRiKa’NıN KaRaRMıŞ HaLi




Tok açın halinden anlamaz derler
Yüreğimiz yalnız cız mı diyecek
Bizde ana baba merak ederler
çocuğum ananas muz mu diyecek




Diller lâl oluyor bitiyor lisan
Açlıktan ölüyor yüz milyon insan
Bu gidişten ibret almıyor isen
Yılda yüz milyon can az mı diyecek




Avrupa denilen rezil akbaba
Merhameti viran vicdanı kaba
Açlıktan kıvranan cana acaba
Yolunacak birer kaz mı diyecek





Sizinkiler çocuk bunlar enik mi
Artık sırtlarımız Hakk’a dönük mü
Kalpler nasır tutmuş insaf sönük mü
Yoksa davul zurna az mı diyecek





nsanlık firarda dağlara çıkmış
Zulüm adaleti kökünden yıkmış
Koskoca Afrika canından bıkmış
Açlıktan aldığı haz mı diyecek






Açlık ve yoksulluk bükmüş belini
Zalimler koparmış gönül telini
Açlık diyarının garip halini
Medyada rant için yaz mı diyecek


HİDDETÎ kahrından ölüyor yine
Yürek parçalanmış yanıyor sine
Zavallı çocuğun iniltisine
Zalimler acaba saz mı diyecek


...........





Afrika. Kan ağlayan, kan kusan kıta. Yüzyıllarca, kadınları, erkekleri gemilere doldurulup uzak ülkelere satıldı. Kaynakları kurutuldu, toprakları çölleştirildi. Beyaz adamlar hem kara kıtanın topraklarını, hem insanlarını acımasızca sömürdüler. Artık kölelik yasal olarak kaldırılmış olsa da Afrika'nın yaraları kapanmadı. Hâlâ çocuklar açlıktan ölüyor, hâlâ kabile savaşları yaşanıyor, diktatörler hâlâ işbaşında.
9月25日

İşte Osmanlı Afrikası


İstanbul Üniversitesi İslam Tarihi Bölüm Başkanı Doç. Dr. Ahmet Kavas, Osmanlı’nın Batılıların vahşi sömürgeciliğinden 400 yıl boyunca Afrika’yı nasıl uzak tuttuğunu anlattı.

İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi ve İslam Tarihi Bölüm Başkanı Doç. Dr. Ahmet Kavas, kara kıtanın hüzünlü tarihini Vakit’e anlattı. Osmanlı’nın Batılıların vahşi sömürgeciliğinden 400 yıl boyunca Afrika’yı uzak tuttuğunu söyleyen Kavas, Avrupalıların yerli sultanların saraylarında tonlarca altın bulma hayaliyle dolaşırken Osmanlı memurlarının Fizan’ın kasabalarındaki yıkık duvarların dibinde bulunan ve yıllar önce tedavülden kalkan sikke altınları İstanbul’daki darphane’ye göndererek yenileri ile değiştirip sahiplerine iade ettiklerini dile getirdi. Osmanlı’nın sadece zor durumdaki Müslümanların yardımına gittiğini ve asla toprak elde etme kaygısıyla işgalcilik yapmadığını söyleyen Kavas; “Hint Okyanusu’nun uçsuz bucaksız suları üzerinde küçücük bir ada olan Moritus’ta yaşayan Müslümanlar 93 harbi olarak bildiğimiz Osmanlı – Rus savaşına yaptıkları yardım çok manidardır. 19 Temmuz 1877 tarihinde 850 liralık bir poliçe ile İstanbul’a gönderilen bu yardımlar çok önemliydi” diye konuştu.. Anadolu’nun işgalden kurtuluşunun Madagaskar’da günlerce kutlandığını ve camilerde Kur’an-ı Kerimlerin okutulduğunu dile getiren Kavas; “Osmanlı, Avrupalılar gibi sömürge faaliyetleri yapmamış, onları silâhaltına alıp cephelerde savaştırmamıştır. Osmanlı sömürge kavramının içine ne giriyorsa tam tersini yapmıştır” dedi.


(Osmanlıca Afrika haritası)

Fransızlar, İngilizler, İtalyanlar kendi dillerini ve dinlerini zorla Afrikalılara öğretirken Osmanlı asla sömürgeci bir kafa ile hareket etmediği için hepsini kendi hallerine bırakmıştır. Yeraltı ve yer üstü kaynaklarına dokunmamıştır.



M. Mustafa Uzun’a konuşan Kavas; “Misyonerlik asla bir dini propaganda değildir. 1900’lerin başında 300 milyonluk kıtada 10 milyon yerli Hıristiyan varken bugün bir milyarlık kıtada en 250–300 milyon Hıristiyan olduğu ileri sürülmektedir. Otuzda bir gibi düşük orandan dörtte bir oranına çıktılar” dedi.



İnsanlık tarihinin en acı sayfalarını oluşturan köle ticaretlerinin gidiş yolları Avrupa’nın vahşi yüzünü de açığa vuruyor



Kavas; “Hazreti Bilal’in ve Necaşi’nin torunları ile Tarık bin Ziyad’ın mücadele ruhlu gençleri, yarının İbn Battutalarını, İbn Haldunlarını, Muhammed b. Ali es-Senusilerini çıkaracak atılımlar yapmaktadırlar” dedi.



Afrika, Bir milyar nüfusu, 30 milyon kilometre kareyi aşan toprağı, 53 bağımsız ülkesiyle ve dünya hammadde kaynaklarının yüzde 25’ine yakın rezervleriyle ciddi bir cazibe merkezi durumda.

M. Mustafa Uzun / Vakit

Afrika, İslam ve Osmanlı tarihin en önemli sayfalarından biri oldu asırlarca. Son 3, 4 asırdır Afrika’yı sömürgeleştiren Avrupalılar, sultanların saraylarında altın ararken Osmanlı ise Emperyalizm’e karşı bu kara kıtayı korumaya çalışıyordu. İnsanlığın yüz karası olan köle ticaretleri ile kıtanın kökünü kurutan Batılılar, bir ahlaksız işgal taktiği olarak ise Misyonerlik silahını kullandılar. Buna rağmen arşivlerden çıkan belgeler 93 harbinde Osmanlı’ya yardım gönderen fakir Afrikalıları ve Osmanlı’nın yetimlerine sahip çıkan Moritusluları yazıyor. Bu nedenle Afrika bizimdir, yüreğimizdir, kardeşimizdir. Dedelerimizin kanları ve terleri ile ıslanan o toprakları kardeşliğimizle yeniden ısıtmak zorundayız. Kara kıtanın hüzünlü tarihini İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi ve İslam Tarihi Bölüm Başkanı Doç. Dr. Ahmet Kavas ile görüştük.

AFRİKA’NIN YARISI OSMANLI NÜFUZU ARASINDAYDI

*İslam tarihinde Afrika’yı, Afrika tarihinde de İslam’ı nereye yerleştirebiliriz?


*Fenikelilerin, Romalıların, Vandalların ve Bizans’ın büyük izler bıraktığı Afrika kıtası, İslamiyetin gelişiyle birlikte dünya tarihinde yeniçağlar açacak bir sürece girdi. Belçikalı tarihçi Henri Pirenne’nin dediği gibi yedinci yüzyılda Müslümanların Kuzey Afrika’yı baştanbaşa aşarak İspanya üzerinden Avrupa içlerine dalmaları antik çağı kapatıp Ortaçağ’ı asıl başlatan sebeptir. Yaklaşık sekiz asır süren bu hâkimiyet çökmeye yüz tutunca bu defa Anadolu’da Müslüman Türkler yeni bir çağ açıyordu. Çünkü Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u almıştı.. Bu defa Avrupalılardan İspanyollar ve Portekizliler İspanya’da tek bir Müslüman bırakmadıkları gibi gözlerini Afrika’ya dikmişlerdi ve sonuçta 1500’lü yılların başında Mısır’daki Memlüklü hanedanı hariç kıtayı çepeçevre sardılar.

*Peki, Osmanlı ne yapıyordu?

*İşte yeniçağı açan Anadolu ve Balkanlardaki Osmanlı hâkimiyeti Afrikalı Müslümanların imdadına bu esnada yetişti. Kendisi gibi bir Türk devleti olan Memlüklüler Osmanlı idaresine alındıkları gibi başta Mısır olmak üzere Cezayir, Libya, Tunus ve Kızıldeniz’in Afrika kıyıları Habeş adıyla olmak üzere toplam beş eyalet idaresine ayrıldı. 16. yüzyıldaki bu ihtişamlı dönemle birlikte İspanyollar ve Portekizliler Afrika kıtasının sadece Batı ve Güney Kıyılarında varlık gösterdiler. Afrika’nın iç bölgeleri dâhil toplam 30 milyon kilometrekareyi aşan kıtanın en az yarısında Osmanlı hâkimiyeti veya nüfuzu vardı. Daha doğrusu Müslüman olan bütün toplumlar Osmanlı Devleti’nin varlığını kabulleniyorlar ve irtibatlarını olabildiğince geliştiriyorlardı.

OSMANLI, 400 YIL BOYUNCA AFRİKA’YI SÖMÜRGECİLİKTEN KORUDU

*Osmanlı Afrika’da ne yaptı, Afrika’ya ne verdi?


*Her şeyden önce Afrika kıtasının 19. yüzyılın sonlarından itibaren 1970’lere kadar devam eden süreçte maruz kaldığı ve dünya tarihinin en acımasız sömürgecilik belasını buradan tam dört asır uzak tutmuştu. Endülüs’te hayatta kalan Müslümanları Kuzey Afrika sahillerine getirerek onların neslinin tamamen yok olmasını önledi Yemen eyaleti ile Doğu Afrika kıyılarındaki Müslüman toplumları korudu. 1517 yılında Portekizliler’i Kızıldeniz’in dışına atarak hem Afrika kıyılarına hem de Mekke ve Medine’ye zarar vermelerini önledi. Sadece Akdeniz değil aynı zamanda Kızıldeniz’in tamamı ve Hint Okyanusu da kısmen Türk gölü haline geldi. Osmanlı donanmaları bugünkü Kenya sahillerine kadar sefer yapıp Portekizlilere göz açtırmıyordu. Kısacası her şeyden önce Afrika yerlilerinin daha az köleleşmesini, kaynaklarının korunmasını, dinlerinin ve dillerinin, ticari hayatlarının muhafazasını sağladı. Sadece sahiller değil iç bölgelerden de on binlerce hacı adayı her yıl Kutsal topraklara güven içerisinde gelip geri döndüler. Eğer bugün İspanya’da Müslüman varlığı yoksa Osmanlı onlara yardım edemediği için yoktur. Afrika’da varsa Osmanlı devleti buraya yardım edebildiği için vardır. Yine bugün Tunus, Cezayir, Fas, Libya ve Mısır, hatta Somali, Sudan gibi ülkeler varsa bunlar doğrudan Osmanlı’nın izleridir.

*Osmanlı, sömürgeci bir anlayışla mı Afrika’da hüküm sürdü?

*Aslında biz Afrika’da Osmanlı hâkimiyeti diyoruz, ama bu ifade pek doğru değil. Çünkü kendisinden önceki hiçbir devlet gibi davranmamış, Afrikalılara hükmetmemiş, bilakis onlara hizmet etmiştir. Anadolu insanını Afrika yerlilerinin güvenliği için asırlarca seferber etmiştir. Avrupalılar gibi sömürge faaliyetlerinde onları silâhaltına alıp cephelerde savaştırmamıştır. Osmanlı aslında sömürge kavramının içine ne giriyorsa tam tersini yapmıştır. Fransızlar, İngilizler, İtalyanlar kendi dillerini ve dinlerini öğretmiş Osmanlı ise hepsini kendi hallerine bırakmıştır. Yeraltı ve yer üstü kaynaklarına dokunmamıştır. Kısacası bir insana karşı yapılması gereken bütün insanî görevleri yerine getirmiştir. Onlara yabancı muamelesinde bulunmamış, bilakis oraya sevk ettiği askerlerin ve sivil memurların çoğu yerli ailelerle evlilik yoluyla akraba oldular.

OSMANLI, SADECE İHTİYAÇ DUYULAN BÖLGELERE GİTTİ

*Osmanlı tamam, sömürgeci değildi. Sömürmedi, yardım etti. Lakin nasıl?


*Bakın, Avrupalılar yerli sultanların saraylarında tonlarca altın bulma hayaliyle dolaşırken Osmanlı memurları Fizan’ın kasabalarındaki yıkık duvarların dibinde bulunan ve yıllar önce tedavülden kalkan sikke altınlarını İstanbul’daki darphane’ye göndererek yenileri ile değiştirip sahiplerine iade ediyordu. Arşiv belgeleri her şeyi ortaya koymakta. Osmanlı Devleti Afrika’nın ortasındaki Fizan’da bir cami duvarı içinde bulunan miadı dolmuş altın sikkelerini darphaneye göndermiş ve yenilerini mirasçılara teslim etmişti. Fransa ve İngiltere ise Müslüman sultanların saraylarında ne kadar altın ele geçireceklerinin ince hesaplarını yapıyorlardı.

*Fizan?

*Türkçemizde; ‘Seni Fizan’a da gitsen bulurum’ diye bir söz kullanırız ama nedenini bilmeyiz. Fizan, bir hayal ülkesi değildir. Bugünkü Libya sınırları içerisinde, büyüklüğü hemen hemen Türkiye kadar büyük bir bölgedir. Osmanlı döneminde orada 100 civarında yerleşim yeri vardı ve Anadolu’dan buraya memurlar ve askerler giderdi.

*Uç örnekler var mı Osmanlı’nın yönetim tarzı ile alakalı olarak?

*Şöyle ki bugünkü Etiyopya’nın güneyinde hüküm süren Harar Sultanlığı hep müstakil olarak kaldı ve Osmanlı Devleti oraya dokunmadı. Çünkü bu devlet kendi başının çaresine bakabiliyordu. Mesela Çad, Nijer ve Nijerya topraklarında hüküm süren Bornu Sultanlığı da aynı şekilde Osmanlı Devleti ile dostane ilişkiler içerisindeydi. Özellikle Fas Sultanlığı Osmanlı Devleti’nin Afrika kıtasındaki en büyük müttefiki idi. Osmanlı toprak kavgası yapmadı. Mecbur kalmadığı yerlere gitmedi. Orada Fas Sultanlığı vardı gitmek zorunda kalmamıştı. Batılı tarihçilerin dediği gibi Osmanlı’nın enerjisi Fas sınırında bitmemiş, bilakis orada kardeş devletin sınırları başladığı için birlikten güç doğar kaidesince üç asır çok ufak birkaç hadise hariç huzur içinde ilişkilerini sürdürmüşlerdir. Aslında daha o dönemde Osmanlı Devleti’nin el atmadığı Fas’ın Akdeniz kıyısındaki Septe ve Melile şehirleri hala İspanyolların idaresindedir. Eğer Osmanlı müdahale etmeseydi Akdeniz’in güneyindeki bütün şehirlerin akıbeti Septe ve Melile gibi olacaktı.

MORİTUSLULAR 93 HARBİNİN ŞEHİTLERİNİN YETİMLERİNE YARDIM GÖNDERDİLER

*Osmanlı bu topraklardan geri çekilirken neler oldu?


*Osmanlı’nın en güç günlerinde bile dünyanın diğer uçlarından insanlar ve milletler ona el uzatmaya çalışırken Afrika bu duruma sessiz kalamazdı elbette. Osmanlılar başına kötü bir hal gelecek olsa yardımlar bir şekilde akmaya başlıyordu. Özellikle düşmanları tarafından kendisine bir savaş başlatıldığı zaman aynı anda dünya Müslümanları sadece dua etmekle yetinmiyorlardı. Cepheye koşma imkanı olanlar koşuyor, koşamayanlar da her türlü maddi desteği vermek için seferber oluyorlar. İşte bu yardımlardan biri de Hint Okyanusu’nun uçsuz bucaksız suları üzerinde küçücük bir ada olan Moritus’ta yaşayan Müslümanların 93 harbi olarak bildiğimiz Osmanlı – Rus savaşına yaptıkları yardımdı. 19 Temmuz 1877 tarihinde 850 liralık bir poliçe ile İngiltere’deki Osmanlı sefareti üzerinden İstanbul’a gönderilen bu yardımlar çok önemliydi. Yine adadaki Müslümanların ileri gelenlerinden birisi Osmanlı şehitlerinden geride kalanlar için 125 İngiliz Sterlini tutarındaki yardımı başka bir poliçe ile gönderdi.

AVRUPA İSTİLALARINA KARŞI KOYAN TEK DEVLET OSMANLIYDI

*Osmanlı hatasız değildi elbette. Şimdi, bugün bakıldığında Osmanlı’nın Afrika’da yaptığı veya yapmadığı şeyler neler sizce?


*Osmanlı dediğimizde neticede onu idare edenler de insan, hata yapmak insanın en tabii özelliği değil mi? Ama hatalar zinciri insanları kendi yurtlarından köleleştirip uzak coğrafyalara taşıyorsa, sadece ölmeyecek kadar sömürge idarelerine hizmet için madenlerde, fabrikalarda, demiryolu ve metro tünellerinde işçi olarak çalıştırıyorsa, Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında bilmedikleri cephelerde ve ne uğruna öldüklerinin farkına varmadan ölüyorsa işte orada Osmanlı yoktu. Hiç olmadı da.

*Neler yaptı?

*Yaptıkları Afrika Afrikalıların düsturuyla sınırlı kaldı. Onlara kendi vatanlarında yaşama azmini öğretti. Geçmişin şanlı sayfaları arasında onların da ataları olduklarını öğretti. Lisanları, dinleri, kültürleri olduğunu bugün fark ediyorlarsa bu ana vatanlarına bağlı kalmalarıyla mümkün oldu. Bunu Osmanlı sağladı. Bence son dönemde Kuloğulları olarak bilinen Osmanlı-yerli karışımı nesli iyi idare edebilseydi bugün Osmanlı kimliği Afrika’nın her tarafında çok daha belirgin göze çarpardı. Aslında onlar bunu fark edip devlete arz ettiler, “bizi sıradan kimseler olarak görmeyin, eğer biz gücümüzü ve itibarımızı kaybedersek sömürgeciler ileride yerli halktan bazılarını ikna edip Osmanlı geçmişini mahvedebilir” dediler. Nitekim dedikleri de çıktı. Yerlileri askeri konularda daha iyi eğitebilir, özellikle modern eğitime daha hızlı geçebilirdi. Avrupalılara karşı savunmada daha bilinçli olmaları için biraz geç kalındı kanaatindeyim.

*Afrikalıların Osmanlı’ya bakışı nasıldı? Onlar, Osmanlı’ya sömürgeci olarak mı bakıyorlardı? Ayaklanma filan oluyor muydu?

*Her şeyden önce Osmanlı Devleti Müslüman toplumların gözünde İslam’ın halifesinin devletiydi. Avrupa istilaları karşısında durabilen tek İslam devletidir. Kıta dışındaki devletlerle münasebetlerinde en fazla güven duydukları yer İstanbul idi. Başları darda kalınca hemen İstanbul’a geliyorlardı. Bu durum 1900’lerin başına kadar devam etti. Onlar Osmanlıları en zor şartlarında bile yanlarında görmek istediler. Onlar olduğu sürece Osmanlı Devleti uzun ömürlü oldu, Osmanlı Devleti olduğu için onlar kendi kimlikleriyle her türlü varlıklarını sürdürdüler. Osmanlı Devleti onlara kendi dillerini öğretmediği gibi kendi soyundan gelenlerin bile yerli toplumlarla karışmasını kolaylaştırdı. Bugün milyonlarca Osmanlı neslinden gelen Cezayirli, Tunuslu, Libyalı, Mısırlı var. Aynı durum ne Fransızlar için, ne de İngilizler için geçerlidir. Afrika kıtasında Osmanlı varlığını yok edecek hiçbir ayaklanma olmadı. Sadece zaman zaman adaleti aksatan devlet görevlilerine karşı direnişler oldu. Bilakis Osmanlı’nın topraklarında daha uzun süreli kalması için bugünkü Libya’da, 1911-1912 Osmanlı-İtalya Savaşında omuz omuza yıllarca ortak düşmana karşı savaştılar. Yine Tunus’ta ve özellikle Cezayir’de benzer durumlar oldu.

OSMANLI DÖNEMİNDE AFRİKA AFRİKALILARINDI

*Osmanlı gitti, Avrupalılar geldi. Nasıl geldiler?


*Osmanlılar Avrupalı devletlerin müşterek siyasetinin kurbanı oldular. Avrupalılar masa başında çizdikleri haritaları Osmanlılardan gizli tutup ele geçirmek istedikleri yerlere çok sayıda ajanı bilim adamı, misyoner ve daha başka kılıklarla gönderdiler. Hem de Osmanlı Devleti’nden buyrultular alarak ve gittikleri yerlerde krallar gibi ağırlanmalarını sağlayarak bunu yaptılar. Barışçı yollarla gelip silahlarla sömürge idarelerini ikame ettiler. Dostuz dediler, düşmanlık gösterdiler. İşte Osmanlı bunu yapmadı. Hatta Kavalalı Mehmed Ali Paşa defalarca yerlilere eziyet etmemesi konusunda uyarıldı. Kısacası Osmanlı döneminde Afrika Afrikalılarındı, sömürgecilikle el değiştirip Avrupalıların oldu. Yüz binlerce Avrupalı fakir köylü milyonlarca Cezayirli, Kenyalı ve daha nicesinin arazilerine yerleştirildi ve asıl mal sahipleri onlara ırgat yapıldı.

*Avrupalılar Afrika’da ne yaptılar?

*Her şeyden önce kıtayı aralarında paramparça ettiler. Kölelik yasaklanana kadar yüz milyon civarında tahmin edilen insanı buradan hayvan götürür gibi Amerika kıtasına ve daha başka diyarlara taşındılar. İnançları değiştirilip Hıristiyanlaştırıldılar. Dilleri unutturulup Avrupa dilleri hala resmi dil olarak kullandırılıp geleneksel eğitim sistemlerinden koparıldılar. Ama mesela içlerinden Avrupalı bilim adamaları seviyesinde insan yetişmesine imkân verilmedi. Afrikalılara size medeniyet getiriyoruz dediler, hiç acımadan medeniyetin dışına ittiler. Bütün dünyayla bağları koparıldı, her türlü açlık ve bulaşıcı hastalığa maruz bırakıldılar. Yeraltı ve yer üstü kaynakları sonsuza kadar ellerinde kalacak şekilde tapulanmış gibi muameleye tabi tutuldu.

MİSYONERLİK DİNİ PROPAGANDA DEĞİLDİR

*Misyonerlik çalışmaları ile Afrika’da neler yaptılar?


*Afrikalı Hıristiyanlığın nasıl bir din olduğunu anlayana kadar zaten kendisini o inancın içine hapsedilmiş olarak buldu. Artık o daireden çıkması mümkün değildi. Çünkü yaşama şansı o dine bağlılığı ile alakalı idi. 1900’lerin başında 300 milyonluk kıtada 10 milyon yerli Hıristiyan varken bugün bir milyarlık kıtada en 250–300 milyon Hıristiyan olduğu ileri sürülmektedir. Otuzda bir gibi düşük orandan dörtte bir oranına çıktılar. Bugün kıtada sadece Katolikler 10 milyon öğrenciye modern eğitim vermektedirler. Eğitim almak isteyen çocuklar önce vaftiz edilip sonra daha ileri seviyedeki imkânlardan yararlanıyorlar.

*Misyonerliği salt bir dini propaganda olarak görebilir miyiz?

*Görülemez, zaten amacı o değil. Amaç misyonla gidilen ülkenin ileride bir Avrupalı devlete eski tabirle kapılanmasını sağlamaktır. Yoksa bu kadar Hıristiyan’ın olduğu kıtada Papa’nın birkaç tane Afrikalı danışmanı, yani Afrika kökenli kardinal olmazdı. 62 milyonluk Fransa’da 28 kardinal varken 250–300 milyonluk Hrıstiyan nüfus olduğunu iddia ettikleri Afrika’da birkaç tane kardinal varsa bunu anlamak mümkün değildir. Hıristiyan kültür Afrikalıyı aslında hakir görmektedir ve ona ikinci sınıf insan muamelesi yapmaktadır. Avrupa kiliselerinde her milletten ayin yaptıran din adamı varken belki göstermelik birkaç Afrikalı görmek mümkündür.

İNSANLIK TARİHİNİN EN ÇİRKİN SAYFASI, KÖLE TİCARETLERİ

*İnsanlık tarihinin en çirkin sayfalarından olan köle ticaretlerinin hikâyesi nedir?

*İnsanlık tarihinin en berbat köle ticareti bugünkü Avrupa’nın reform ve Rönesans hareketleri esnasında yapıldı. Avrupalılar, Afrikalı insanlar hayvan gibi alınıp satılırken lüks saraylar ve akademilerde insan hakları, medeniyet naraları atarak dünyayı yeni şekil verdiler. Afrika’da yaşanan insanlık ayıbı gizlenerek Avrupa’da fikir hürriyeti, kadın hakları ve daha nice jargonlaşan ifade ile dünyayı kandırdılar. Ama Afrikalıların o dünyada hemen hemen hiç yeri yoktu. Belki 100 milyon, belki daha fazla köleleşen bu insanlar Obama’ya kadar hiç iktidar yüzü göremediler. Obama’yı şanslı kılan da eski kölelerin soyundan gelmemiş olmasıdır.

*Osmanlı köle ticareti yapmış mıdır?

*Avrupalılarınki ile kıyas edildiğinde hiç yapılmamış denecek kadar azdır. Kaldı ki Osmanlı topraklarına esir olarak gelen köleler hiçbiri Kunta Kinte muamelesine tabi tutulmamış. Beraber yaşadıkları ailenin bir ferdi olup yeri gelince mirastan bile pay almışlardı. Osmanlı sarayının en itibarlı ağaları Afrika’dan gelirken Amerika’ya götürülenler ölüm kalım mücadelesi veriyorlardı.

BATILILARA KARŞI EN BÜYÜK DİRENİŞ İSLAMİ DİRENİŞTİ

*Afrika’da Osmanlı haricinde kurulmuş İslam Devletleri de vardı…

*Elbette. Hz. Ömer döneminde başlayan İslamlaşma sürecinin ardından Emeviler Afrika’da İslamiyeti en fazla yayan devlettir. Sonra Abbasiler bu mirası almış ve onların adına Türkler Mısır’da ilk Müslüman Türk devletinin kurulmasına vesile oldular. 868’de kuruşlan Tolunoğulları, ve 965’deki İhşitler bunların en bariz örneğidir. Sonra medeniyet tarihine ciddi izler bırakan Fatımiler, Eyyübiler ve Memlüklüler kuruldu. Bunlar Mısır merkezli devletlerdi. Mağribde ise Rüstemiler, İdrisiler, Muvahhidler, Murabıtlar, Ziriler, Hafsiler, Meriniler, Sadiler ve halen Fas’ta hüküm süren Filaliler bunların en önde gelenleridir. Afrika’nın en uzun ömürlü sultanlığı 1900’de Fransızların yıktığı Bornu-Kanim devletidir. Batı Afrika’da Gana ve Mali Sultanlığı, Sokoto Halifeliği, Doğu Afirka’da Harar Sultanlığı ve Func, Darfur, Vaday ve Kilve Sultanlıkları olup bunların her birinin tarihte bıraktıkları çok önemli izler var.

*Batılılara karşı direnen Afrikalıların temel özelliği neydi?

*En büyük direnişi İslamî kaygısı olanlar Hıristiyanlaştırılmak istemedikleri için yaptılar. İslamiyeti olabildiğince yaymaya gayret ediyorlardı. Müslümanların başka bir dine inananların boyunduruğu altında yaşayamayacağını biliyorlardı.

*Bu Afrikalıların Anadolu ile bağı nasıldı?

*Bakın, Paris’te yayınlanmakta olan Echos de l’Orient isimli derginin 1923 yılı Ekim ayında çıkan 80. sayısında ele alınan bir yazıda Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması üzerine Madagaskarlı Müslümanların duydukları sevinci ifade eden kelimeler inanılır gibi değil. 7 Ekim 1923 tarihinde bu derginin Madagaskar’ın önemli şehirlerinden Tamatave’deki muhabiri Paris’e önemli bir haber geçmişti. Onun bildirdiğine göre Türkiye Cumhuriyeti ile Düvel-i Muazzama arasında varılan anlaşma, Afrika’nın en güneyindeki Müslümanları sevince boğmuştu. Uzun zamandır böyle bir habere susamış olan bu adanın Müslümanları yüzlerini göğe çevirip bağımsız Türkiye’nin refahı ve geleceği için Allah’a dua etmeye başlamışlardı. Hatta Lozan antlaşmasının imzalanmasını bir başarı olarak görüp sevinç gözyaşlarına hâkim olamamışlardı. Derginin daimi okurları arasında bulunan İbrahim Mansur isimli bir Müslüman’ın Osmanlıların Avrupalılara karşı yaptığı savaş esnasında bitmek tükenmek bilmeyen bir gayret içerisinde olduğundan bahsetmekteydi. Çünkü o, Anadolu Müslümanlarının savaş kurbanlarına verilmek üzere durmadan maddi yardım toplamakla meşguldü. Fransa’da yaşadığı anlaşılan bu gayretkeş Müslüman, Lozan antlaşmasının imzalanmasını duyar duymaz ülkesine bir telgraf çekerek bütün Madagaskar Müslümanlarının bu önemli olayı bayram olarak kutlamalarını ve bu önemli gün dolayısı ile bütün işyerlerini kapatmalarını istedi.

MADAGASKAR MÜSLÜMANLARI: “TBMM’NİN YANINDAYIZ”

*Kapandı mı?


*Elbette. Gerçekten de ertesi gün sabahleyin Müslümanların ve Hintlilerin bütün işyerleri kapandı. Saat sabah 9’da Madagaskar’daki tüm camilerde Türkiye’nin bağımsızlığı için şehit düşenlere dualar edildi. Devasa adanın her tarafına asılan Türk bayrakları burayı işgal altında tutan Fransa’nın bayraklarına karıştı. O güne kadar Madagaskar’da böyle bir coşku ve bu kadar Türk bayrağı daha önce görülmemişti. Akşam ise yine bütün camilerde hatimler ve mevlitler okundu.

*Türkiye’nin bundan haberi oldu mu?

*Oldu. Tamate şehrinde yaşayan Müslüman toplumu adına Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM) bir tebrik telgrafı çekildi. Telgraf çok kısaydı; “İslam’ın muzaffer davası için sonsuz minnetimizle. Türkiye için yeni bir dönemin ortaya çıkışı yolunda TBMM ile fikir birliği içindeyiz” denildi.

*O heyecanı bugün anlamak mümkün değil elbette.

*Elbette. Fakat ilgi bu kadar da değildir.. Madagaskarlı Müslüman gönüllüler tarafından Tanarive ve Tamatave şehirlerinden Türkiye’deki yetimler ve savaş gazileri yararına toplanan yardımlar listeler halinde Echos de l’Orient dergisine gönderiliyor ve burada yayınlanıyordu.13. listede bu amaçla yardımda bulunan 33 Müslüman’ın adı yer alıyordu. İçlerinde çok yüksek yardımlarda bulunan 3 Müslüman vardı ve bunlar 500’er Fransız Frankı yardım göndermişlerdi. İmkanları sınırlı olduğu halde mutlaka yardım etmek isteyen Müslümanlar ise 5 Frank dahi olsa göndermeyi ihmal etmemişlerdi. Bu listede bulunanların çoğunun 25’er Frank yardımda bulunduğuna şahit oluyoruz. Sadece bu 13. Listede yer alan Müslümanların biriktirdiği yardım miktarı toplam 2.779 Frank 80 Kuruş’a ulaşmıştı.

*Bugün Afrika ne durumda?

*Bir milyar nüfusu, 30 milyon kilometre kareyi aşan toprağı, 53 bağımsız ülkesiyle ve dünya hammadde kaynaklarının %25’ine yakın rezervleriyle ciddi bir cazibe merkezi durumdadır. Eskiden dünyanın süper güçleri Afrika’ya kapaklanırdı, şimdi Afrika dünyaya kendi iradesiyle açılıyor. 100 metre yarışında 10 saniyenin altına inan Usain Bolt gibi sporcular ve Obama gibi siyasetçiler ve Micheal Jackson gibi şarkıcılar Afrikalılar adına dünya gündeminde fazlaca yer alsalar da aslında Afrika’da bu anlamda çok cevherler var. Yeter ki üzerlerindeki sömürgecilik kâbusunu büsbütün atsınlar. Onları mahveden yeni sömürgecilik belasından tam anlamıyla kurtulmaları gerekmektedir. Avrupalıların belasından kaçarken Çin, Rus, Hint fırtınalarına, hatta kasırgalarına kapılmamaları gerekiyor. Zira bu sefer daha ağır geçer çünkü karşılarında 350 milyonluk Avrupa değil üç buçuk milyar nüfuslu Asya var.

YOK EDİLMEK İSTENEN İSLAMİ KİMLİK HIZLA CANLANIYOR

*Afrika’da İslam ne durumda?


*İslamiyetin giderek yaygınlaşmaya devam ettiği kıtada 600-700 milyon arasında Müslüman yaşadığı ileri sürülmektedir. Önümüzdeki yıllarda daha istikrarlı bir Müslüman kimliğinden bahsetmek mümkün olacaktır. Yok edilmek istenen İslam kimliği büyük bir hamle ile yeniden canlanmaktadır. Kıtanın her tarafında yükselen minareler, açılan Kur’ân Okulları, İslam Üniversiteleri yeni nesil Müslümanları aydınlık bir dünyaya doğru hazırlarken bundan en çok çekinenler misyonerler ve onları finanse eden dünyanın sermaye babalarıdır. Ama Hazreti Bilal’in ve Necaşi’nin torunları ile Tarık bin Ziyad’ın mücadele ruhlu gençleri yarının İbn Battutalarını, İbn Haldunlarını, Muhammed b. Ali es-Senusilerini çıkaracak atılımlar yapmaktadırlar.

*İHH, Cansuyu gibi kuruluşlarımız aracılığı ile Afrika’dayız. Yapılan çalışmalar güzel lakin daha başka neler yapmamız lazım? Uzun soluklu neler yapmamız gerekmektedir?

*Bizim insanımız 1900’leirn başında Afrika’ya küsmüştü. 2000’lerde bu küskünlük geride kaldı. Eskilerin tabiriyle “taşıma suyla değirmen dönmez” deriz. Türkiye 1950’lerde, 1980’lerde ve 2000’lerde hangi hamlelerle dünya ekseninde çıtasını yükseltiyorsa Afrika toplumları da onu yapmak için ciddi rehberlere ihtiyaç duymaktadır. Yerinde onları eğiterek geleceğe hazırlamak en geçerli yoldur. Afrikalıları Osmanlı Devleti’nin yaptığı gibi Afrika’da tutmak ve orada kalkınmalarını sağlamaktır. Onlar asırlarca Amerika’da Avrupalıları kalkındırdılar. Kendi ürünlerini mamul hale getirecekleri fabrikalar kurmak, zeki çocuklarına en iyi eğitim imkânları sağlamak, sanat ve kültür elçilerine destek vermekle olur. Kendi kaynaklarının dünyanın hangi ihtiyacını nasıl karşıladığını öğrenmelerini sağlamak gerekir. Hammaddeyi değil mamul maddeyi üretip satan toplumlara dönmelerine yardımcı olmalıyız. Dünyayla kavgalı değil barışık toplumlara dönüşmelerine rehberlik etmeliyiz.

AHMET KAVAS KİMDİR?

Samsun Vezirköprülü. Merzifon İmam-Hatip Lisesi ve Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesini bitirdi. Yüksek Lisans ve Doktorasını Fransa Denis Diderot Üniversitesi’nde yaptı. Yüksek Lisans konusu, “Osmanlı Dönemi Libyası”, Doktora tezi ise “Batı Afrika ülkelerinden Mali Cumhuriyeti Medreselerindeki İslam Eğitimi” idi. Türkiye’ye döndükten sonra Türkiye Diyanet Vakfı’nın İslam Araştırmaları Merkezi’nde araştırmacı olarak çalışmaya başladı. Paris’teki Fransız Milli Arşivlerinde, Mali’nin başkenti Bamako’daki Millî Arşivlerin’de araştırmalar yaptı ve özellikle İstanbul’daki Osmanlı Arşivinde Afrika çalışmaları yapmaya devam ediyor ve birinci elden ana kaynakları kullanıyor. Halen İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde İslam tarihi derslerini okutuyor.
9月23日

karakter testi

 
 
 

1. Icedonuk-Hassas-Kolay Etkilenen:
Kendinizle ve cevrenizle ilgili dusuncelere
etrafinizdaki cogu kisiden daha sik ve daha derin bir sekilde daliyorsunuz. Ustun koru
hareketler ve konusmalardan nefret ediyorsunuz. Geyik muhabbeti yapmaktansa, yalniz
kalmayi tercih edebiliyorsunuz. Ama yakin arkadaslarinizla olan iliskileriniz o kadar kuvvetli
ki bu da size ihtiyaciniz olan uyumu ve gucu getiriyor. Yine de yalniz basina kalmaktan hic
sikilmiyorsunuz. 
 
2. Ozgur-Geleneklere Karsi-Tutulamayan: Kendinizi gelistirmenizi saglayacak ozgur ve
kimseye bagli olmayan bir hayat pesindesiniz. Hobilerinizde ya da isinizde sizi basariya
ulastiracak yeteneklere sahipsiniz. Bagimsizliga olan duskunlugunuz bazen sizden
beklenilenin tam tersini yapmaniza neden olabiliyor. Oyle her gordugunuz seye uzerinde
dusunmeden uyacak tiplerden degilsiniz. Aksine kendi fikirleriniz dogrultusunda gitmeyi
yani, akintiya karsi kurek cekmeyi seviyorsunuz. 
 
3. Dinamik-Aktif-Disadonuk:ilginc ve cesitli islere girebilmek icin risk almaktan
kacinmiyorsunuz. Rutin bir hayat sizi etkisiz hale getirebiliyor. En cok sevdiginiz sey tum
olaylarda basrol oynamak. Aslinda olaylari baslatan kisi de siz oluyorsunuz. 
 
4. Ayaklari Yere Basan-Dengeli-Uyumlu: Komplike olmayan ve dogal bir yasami, bir
aski ve isi amac edinmissiniz. Insanlar size saygi duyuyor, cunku sizin ayaklariniz oyle bir
yere basiyor ki, herkes sizden destek aliyor. Siz de bu insanlara guven saglamayi
biliyorsunuz. cok sicak ve insancil olarak taniniyorsunuz. Basmakalip ve cok abartili olan
her seyi reddediyorsunuz. Modanin getirdigi yeniliklere de bagli degilsiniz. Aksine, sizin icin
giyim pratik ve rahat olmali. 
 
5. Profesyonel-Pragmatik-Kendini Taniyan:  Hayatini eline alip sansini kadere birakmak
yerine yaratmayi sevenlerdensiniz. Problemlerinizi pratik ve karisik olmayan yontemlerle
cozuyorsunuz. Gunluk hayatinizda gercekci olmayi tercih ediyorsunuz. iste ise, herkes sizi
sorumluluk sahibi olarak taniyor. Sizin kendinize olan guveniniz sayesinde etrafinizdakiler
de sizden guc aliyor. Fikirlerinizi uygulamaya koyana kadar rahat edemiyorsunuz. 
 
6. Bariscil-Tedbirli-Agresif Olmayan: Anlasmasi kolay bir insansiniz. Kendi ozel
hayatiiniza ve ozgurlugunuze duskun oldugunuz icin de arkadaslarinizi pek yormuyorsunuz.
Bazen hayatin anlamini dusunmek ya da kendi kendinize eglenmek icin her seyden
uzaklasip yalniz kalmak istiyorsunuz. Bu yuzden de kacabileceginiz guzel mekanlar
nerede biliyorsunuz. Ama siz yalnizlik duskunu bir insan da degilsiniz. Sadece hayatin size
vermis olduklarini takdir eden, dunyayla barisik bir insansiniz.
 
7. Dikkatsiz-Oyun sever-Neseli:
Spontane ve ozguir hayati seviyorsunuz. Hayata bir kere
gelinir ilkesinden yola cikarak dolu dolu yasamayi istiyorsunuz. Cok merakli ve her yeni
seye acik bir insansiniz. Tum degisikliklerin sizi buyuttugune inaniyorsunuz. Bagli kalmak
kadar sizi sikan bir sey yok. Surpriz yapmaktan ve surprizlerle karsilasmaktan cok
hoslaniyorsunuz.
 
8. Romantik-Hayalci-Duygusal: C
ok duygusal bir insansiniz. Olaylari gercekci tarafindan
gormeyi reddediyorsunuz. Sizin icin duygularinizin size soyledikleri onemli. Ayrica
yasamda hayallere yer olmasi gerektigini savunuyorsunuz. Romantizmi reddeden ve her
seyi akilci bir yolla cozmeye calisan insanlarla anlasamiyorsunuz. Hayallerinizi,
duygularinizi sinirlayacak her seyi reddediyorsunuz.
 
9. Analitik-Guvenilir-Kendinden Emin:
 Hayatinizi insanlarin gozden kacirdigi kucuk
degerli taslarla doldurmayi seviyorsunuz. Bu nedenle kultur sizin hayatinizda onemli bir yer
oynuyor. Yine de siz sik ve zarif duygularinizin cevreden etkilenmemesini sagliyorsunuz.
Sizin icin zarif ve gorgulu bir hayata sahip olmak cok onemli. Ve yine ayni tarzdaki
insanlarla birlikte olmayi tercih ediyorsunuz.
9月15日

Efsanevi Mücahid Ömer Muhtar'ı Rahmetle Anıyoruz!

Afrika’da emperyalizme ve sömürgeciliğe karşı onurlu bir direniş veren Ömer Muhtar’ın şehadetinin 78. yıldönümü bugün. Uzun yıllar boyunca İtalyan’ın faşist lideri Mussoluni’nin ordularına karşı Libya’yı savunan Ömer Muhtar, şanlı bir mücadele ile 20. yüzyılı aydınlatmıştı. Ömer Muhtar 15 Eylül 1931’de şehadet şerbetini içmişti.











Libya'daki direnişin öncüsü ve sembolü Ömer Muhtar, 1862 yılında Libya'da doğdu. Daha gençlik yıllarında kabileler arasında çıkan anlaşmazlıklarda arabulucu olarak görev aldı. Gençliğinde Ayn Kalak bölgesine Fransız işgal güçlerinin girmesini engelledi. Ömer Muhtar birçok Kuzey Afrikalı Müslüman gibi Senusi tarikatına mensuptu.

İtalya 27 Eylül 1911'de Trablusgarb'a çıkartma yaptı. 15 gün içerisinde Libya'yı işgal etmenin planlarını yapan İtalya, uzun yıllar boyunca bu ülkeye hâkim olamadı. Senusi lideri Seyyid Ahmed'in Kurtuluş Savaşına destek vermek üzere Anadolu'ya gitmesi üzerine Ömer Muhtar onun yerine geçti. Muhtar, İtalyanlara karşı yapılan büyük cihadın liderliğini uzun yıllar üstlendi.

Ömer Muhtar direnişin liderliğini üstlendikten sonra Muhtar ile İtalyan kuvvetleri arasında, 1923'ten 1932'ye kadar her yıl en az elliden fazla muharebe, iki yüzden fazla küçük ölçekli çatışma oldu. Kuvvet dengesi olmayan bu ahlaksız savaşı bitirmek için İtalyanlar hava ve kara kuvvetlerini güçlendirdiler ve direnişçilerin halktan yardım görmemeleri için öncelikle köylere saldırdılar. İtalyanlar sadece 1923-1929 yılları arasında 141.766 küçük ve büyük baş hayvanı katlettiler.










Sadece son 20 aylık sürede Ömer Muhtar ile İtalyan ordusu arasında 263 çarpışma geçti. Çatışmalarda mücahidler birçok uçağı düşürdü ve çok sayıda üst rütbeli subayı öldürdüler. 8 Kasım 1929'da mücahidler Bingazi'deki İtalyan karargâhına saldırı düzenlediler. Buradaki İtalyan birliğini tamamen ortadan kaldırıp, karargâhı havaya uçurdular.

Sonunda Mussolini duruma el attı ve işgal güçlerinin başına General Rodolfo Graziani'yi getirdi. Graziani, aldığı vahşi önlemlerle Libya'da tam bir soykırım yaptı. Ocak 1931 tarihinde Kufra'yı işgal eden Mussolini'nin askerleri, burada büyük katliamlar, işkenceler ve tecavüzler yaptılar.















General Graziani, teslim olan halkın gözleri önünde Kur'an-ı Kerim'i paramparça edip, ayaklarının altında çiğneyerek; "Haydi, çağırın da bedevi peygamberiniz yardımınıza gelsin" dedi.

Batı'nın bu vahşi komutanı, şehrin ileri gelen ulemasını uçaklardan attırdı, vahadaki bütün hurma ağaçlarını kestirdi, kuyuları kapattı, Mehdi Senusi'ye ait tarihi kütüphaneyi alevlere teslim etti ve tüm kadınlara tecavüz ettirdi. Kufra'nın düşmesi ile çember iyice daraldı.

Ömer Muhtar, 11 Eylül 1931 tarihinde sahabeden Sidi Rafi hazretlerinin kabrini ziyaret ederken İtalyan İstihbaratının haber alıp, vadiyi kuşatması sonucunda esir düştü. İtalya'ya karşı direnen mücahidlerin teslim olması teklifini ret eden Ömer Muhtar, 15 Eylül 1931 günü İtalyan sıkıyönetim mahkemesi tarafından göstermelik bir duruşmaya çıkarıldı ve Graziani'nin daha önceden emrettiği gibi idam kararı veren mahkemenin yüzüne karşı; "Hüküm ve karar yalnız Allah'ındır. Sizin bu sahte ve uydurma hükmünüzün hiçbir geçerliliği yoktur" dedi. Aynı gün, toplama kamplarından getirilen binlerce Libyalının gözleri önünde gayet sakin ve korkusuzca idam sehpasına çıktı ve şehadete ulaştı.





Düşündüren 3 öykü...

 Düşündüren öykü....1



 Karınca Kito
                                                

Mahkumun biri, yalnız kaldığı hücre içinde bir karınca ile arkadaşlık yapar. Kito adını verdiği bu karınca zaman içerisinde adamın talimatlarına göre hareket eder hatta takla atmayı bile öğrenir.

Mahkum, insanların Kito'ya hayran kalacağını ve göreceği büyük ilgi sayesinde zengin olacağının hayalini kurmaktadır. Hapisten tahliye olduğu gün Kito'yu kibrit kutusunun içine koyarak bir kafeteryaya gider. Amacı insanların Kito'ya nasıl tepki vereceğini test etmektir.

Karıncayı kibrit kutusundan çıkaran eski mahkum garsonu çağırır. Amacı garsona Kito'nun marifetlerini göstermektir. Garsona "Masanın üstünde duran şu karıncayı görüyor musun?" diye sorar sormaz, garson elindeki bezle karıncayı alır ve "Afedersiniz beyefendi" diyerek Kito'yu öldürür.

Her kişinin kendine ait değerleri ve inançları vardır. Bir kişi için çok önemli olan bir olay diğeri için pek de önemli olmayabilir. Kişileri kendi inanç sistemimize göre değerlendirirsek sorunlarla karşılaşabiliriz. Yapmamız gereken kişilerin inanç ve değerlerine saygılı olmak ve ilişkilerimizde kendimizi onların yerine koyarak hareket etmektir.

Altının degerini en iyi sarraf bilir.


  Düşündüren öykü....2

                        

 Amca Diyen Papağan
 

Adamın biri güzel bir papağan satın alarak eve getirmiş ve başlamış konuşmayı öğretmeye. Özellikle papağanın "amca" demesini istiyormuş.

Günlerce uğraşmış ancak papağana tek kelime öğretmeyi başaramamış. Bir gün iyice sinirlenmiş ve papağanın bir tüyünü kopararak, "amca de bakayım" diye bağırmış. Papağandan yine ses çıkmayınca her seferinde "amca de" diyerek hayvanın tüylerini tek tek yolmuş. Adam, tüylerini tamamen yolduğu papağanı tavuk kümesine atmış..

Sabaha karşı kümesten gürültüler gelmeye başlamış. Kümese giden adam birde ne görsün, papağan bir tavuğun üzerine çıkmış, tavuğun tüylerini tek tek yolarak her seferinde "amca de bakayım", "amca de bakayım" diye bağırıyormuş.

Bir insana bir şeyler öğretmek istiyorsak çok sabırlı ve esnek olmalıyız. Öğrenme kişinin istemesi ve bilgiyi veren kişiyi sevmesi ile mümkündür.


Öğrenme sırasındaki olumsuz davranışlar, kişinin bilgiye öğrenememesine neden olacağı gibi bu davranışları aynen modellemesine de sebep olabilir.

Ne öğrettiğinizden çok, karşınızdakinin ne aldığı önemlidir.


  Düşündüren öykü....3

                                    

 Anne Kedi

 
Göl kenarında yaşayan ve sudan nefret eden bir kedi doğum yapar. Bu kedinin yavruları ise annelerinden farklı olarak gölde oynamayı ve suya girmeyi çok sevmektedir. Anne kedi de yavruları ile birlikte göle girer ve onlarla suda oynar. Bunu gören bir başka kedi hayretler içinde kalır ve ona sorar: "Sen hep sudan nefret ederdin, ama görüyorum ki artık sudan hiç çıkmıyorsun. Bunun sebebi nedir?"

Anne kedi şöyle cevap verir: "Hala suyu sevmiyorum ama yavrularımı çok seviyorum".

                    
Hepimizin hoşlandığı veya hoşlanmadığı bir çok şey vardır. Ancak birini çok seviyor ve onunla bir şeyler paylaşmak istiyorsak, onun hoşlandığı şeylere bakış açımızda esnek olmalıyız. Özellikle ailemize karşı bize düşen daha özverili ve daha hoşgörülü olmaktır. Zararlı bir yönü yoksa sevdiğimiz kişinin hoşlandığı şeyleri sevmeye çalışmalı veya en azından hoşgörülü ve anlayışlı olmalıyız.

 

İnsanlarla uyum sağlamadan sıcak ilişkiler kuramazsınız.